|
Hazreti MUHAMMED MUSTAFA Sallallahü Aleyhi ve Sellem |
|
Peygamber Efendimizin Tevâzuu |
|
Rasûlü Ekrem Efendimiz, insanların en mütevazıı, kibire kaçmayan, en sükûnetlisi, en mütebessimi idi. Dünya işinden hiç bir şey onu telaşlandırmazdı. Zillete düşmeden tevazu ederlerdi. Hazret-i Ömer (ra) nakleder, Efendimiz buyurdular ki: “Nasarânın İsa Bin Meryem'i uçurdukIarı gibi beni uçurmayın, ulûhiyet süsü vermeyin, Allah'ın kulu ve rasûlü deyiniz.” Ona, hür, köle, cariye, fakir, kim gelirse kalkar işini görürdü, gururlanmazdı. Sahabeleri ile sabah namazını kıldıktan sonra, sorardı: “Hastanız varsa hatırını soralım, cenazeniz varsa kabrine gidelim, rüya göreniniz varsa söylesin tabir edeyim.” Efendimiz, yemek yiyeceklerinde çok zaman yere ve diz çökerek otururlar, sağa sola dayanmazlar, sofralarını yere sererler ve “Ben kulum, kul gibi oturur, kul gibi yerim.” buyururlardı. Her davet edenin gönlüne riayet eder, bu fakirdir, şu hakirdir diye imtina etmezlerdi. Velev kuru üzüm dahi koysalar, zevkle yer, burun kırın etmezler ve yemeğe kat’iyyen ayıp bulmazlar, beğenmemezlik etmezlerdi. Rasûlullah Efendimiz, ne bulurlarsa onu giyerler; kumaş seçmezlerdi. Ve ne hazır olursa ona binerler, bu olmaz demezlerdi. Deveye, ata, estere ve merkebe bindikleri variddir. Hafif bir yatak üzerinde uyurlar, bazan hasır üzerinde istirahat ettikleri de olurdu. Bir gece yatağını kabaca yapmışlardı. Sabahleyin, yatağı işaret ederek: “Bir, daha böyle yapmayın, bu gece ibadetime erken kalkamadım.” dediler. Bir hac'larında, üzerlerinde çok ucuz fiyatla alınmış kumaştan ve epeyce giyilmiş bir elbise vardı, yine de: “Ya Rabbi bu haccımızı haccı mebrur kıl, onu riya ve süm'adan koru." diye dua ediyorlardı. Bayramlarda, ziyaretlere yürüyerek gider, yürüyerek gelirdi. Hayvana bindiklerinde, arkalarına adam aldıkları vakidir. Torunları, Hasan'la Hüseyin'i dizine, kucağına, bazan da omuzlarına aldığı görülmüştür. Annelerinin müşkil ve meşgul anlarında onlara bakar, gezdirirdi. Fahr-i Âlem Efendimiz, zevcelerinin işlerine zaman zaman yardım eder, keçileri sağar, sebzeyi yıkar, et doğrar, su getirirlerdi. Takunyalarının tasmasını tamir eder ve “Herkesin kendi işini kendi görmesi evladır.” derlerdi. Çarşıdan bir şey aldıklarında, eve bizzat getirirler. başkasına yük olmazlardı. Bir gün seçkin sahabeleri ile kıra çıktılar, yemek yapacaklardı. Her sahabi üzerine bir hizmet aldı. Efendimiz: “Ben de çalı çırpı toplayayım.” buyurdular. Ashab-ı Kiram mani olmak isteyip Ya Rasûlallah, siz istirahat buyurun, biz yaparız, deyince: “Hayır, arkadaşları çalışan bir kimsenin, onlara geriden boş durup bakınası mürüvvet değildir” dediler. Efendimiz, toplantılara gelişinde aşırı ta'zimle ayağa kalkmayı istemezler, buldukları bir boş yere oturuverirler, minder verilmesini emretmezler, herkese layık olduğu iltifatı gösterirler, kimseye karşı büyüklenmezlerdi. Yolda, sahabeleri arasında yürürler: “Her kim, devamlı kavminin önünde yürüyorsa, biliniz ki bu onun kibir ve gururundandır.” buyururlardı. Bir seferde, sahabeler geri kalıp arkasından yürüdüler. Efendimiz durup onları bekliyerek: “Arkamdan gelmeyiniz, belki ayak seslerinizin arkadan duyulmasıyla bana bir gurur gelmesinden Allah'a sığınırım.” dediler. Yine bir defa da ashab arkasından yürümüşlerdi: “Ya benimle birlikte veya önümde yürüyerek arkamı meleklere bırakınız. Çünkü ben, nereye gitsem melekler benimle birlikte arkamdan gelirler.” buyurdular. Bir gün Efendimizi, süt kardeşleri ziyarete gelmişlerdi. Onlara cübbesini sererek üzerine oturttu ve kendisi karşılarına, yere oturarak gönüllerini aldı ve onlara: “İsterseniz burada kalın size ikram ederim, dilerseniz ihtiyaçlarınızı göreyim, kabilenize dönersiniz.” dediler. Devlethanelerinde misafirlerine bizzat hizmet ederler. El öptürmeye pek rıza göstermezler, misafirin altına minder verir ve kabul ettirinceye kadar ısrar ederlerdi. Yanlarında en faziletli insan, en mütteki kimse idi. Herkese dini mikdarı hürmet ederlerdi. İlim sahiplerine verdikleri değer üstündü. Her fırsatta ashab-ı kirama va'z ve nasihatta bulunurlar, sahabeler de Efendimizi, başlarının üzerinde kuş varmış gibi vekar ve sükûnetle dinlerlerdi. O bir insanlık numunesi, herkes insanlığı ondan alarak yükseldiler. Tevâzû: ilahi hazine sırlarından büyük bir sırdır ki ilimde temkin ve tahallûkta tahakkuk sahibine mevkuftur. Yani tevâzû kemal manada peygamberlerin ve sıddîklerin vasıflarından ve huylarından olup insanların avâmında ve sâlihlerin bâzısında zahir olan tevâzuun sûretine hakikatte temellûk (dalkavukluk) derler, tevâzu demezler. Zira tevâzuun hakîkati, kişinin kendi nefsinin ubûdiyyetini gerçek manada idrak edip riyâset mülâhazalarından tamamiyle kurtulmasıdır. Her kimde ki zâhir ve bâtın yönünden bir nevi riyâset kokusu olsa o kimse ubûdiyyetin ne olduğunu bilmemiş ve tevâzuu anlamamıştır. Nitekim zamanımızın avâm ve havâssında bu koku mevcuttur. Nasıl olur da tevâzû sahibi olurlar. (*) Li muharririhî: (*) Pâdişahlık kaydını kor kul olur Servi gibi daima âzâd olur İbn-i Edhem hırkasın ber-dûş edip Terk içinde sâhib-i irşâd olur Tanrıya kul olan erer devlete Kullara Tanrı olan berbâd olur Bir gönül bağında esmez fikr-i gayr Bu gönül Hak ile dâim şâd olur Hakkîyâ varlık harâb eyler seni Yokluk ile cân u dil âbâd olur.
Kaynak: Mevlânâ ve Mesnevî Gözüyle Peygamber Efendimiz / Tahir Büyükkörükçü (*) Ferahu’r-Rûh - Muhammediye Şerhi / İsmail Hakkı Bursevî / Mustafa Utku |