Kısaca Hayatı

 

1. Soyağacı        -     Dağbeyi Mehmet

 

Doğum tarihini kesin olarak tespit edebileceğimiz her­hangi bir kayda rastlayamıyoruz. Elimizde bu konuyu birazcık aydınlatabilecek bir notu yine O'nun Vesile-i Necat kitabında buluyoruz. Bu kitabın baş tarafında yer alan Sebeb-i Sülük ve İcazetname adlı şiirde kendileri, aynen şöyle demektedir:

 

          Sene üç yüz elli ikiye erdi

          Yaşım da yirmi sekizi bitirdi 

 

Bu ifadeye itibaren Mustafa Necati AK (k.s.)'ın Miladi 1905 yılında doğmuş olabileceğini hesaplıyoruz. Doğum yeri, bugün Gaziantep ilinin İslahiye ilçesine bağlı bir belde olan Haltanlı köyüdür. Babasının adı Ahmet, annesininki Eliftir.

Baba Ahmet, Çanakkale Savaşı şehitlerindendir. Ahmet'in babası Hacı Musa, O'nun da babası Dağbeyi Mehmet'tir. Kısaca bunlardan bahsedecek olursak.

Dağbeyi Mehmet, yörede dillere destan pek çok olayla hatırlanır. Büyük tarihçi, hukukçu ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa'nın Tezakir ve Ma'ruzat kitaplarında anlattığına göre Osmanlı Devleti, Derviş Paşa komutasında Fırka-i İslahiye adıyla bir tümen kurmuştu (1866). Cebeli Bereket, Kozan, Zül-kadriyye (Kadirli), Payas, Kilis, İskenderun havalisindeki, düzensizliklere son vermek, bazı isyanları bastırmak ve buralarda yeni idari yapılar kurmak, Fırka-i İslahiye'nin kuruluş maksadı idi. Fırka'nın yapacağı işlerin mülki-idari kısmı da Cevdet Paşa'nın sorumluluğunda bulunuyordu. Bugün İslahiye ve Hassa adıyla bilinen ilçelerimiz işte bu Fırka-i İslahiyye tarafından kurulmuştur. Fırka'nın konakladığı yerlerden birisi de bugün adı Boğaziçi beldesi olan Kerkütlü ve Altınüzüm beldesi olarak adlandırılan Haltanlı köyü arasındaki artık evlerle dolmuş bulunan düzlüktür. Fırkanın komutanlarından birisi, Haltanlı köyünün ileri gelenlerinden Dağbeyi Mehmet'i çağırıp tanışır; kısa süreli bir sohbette Dağbeyi Mehmet'in bir halk şairi olduğunu anlayan komutan, ona şiirler okutur. Dağbeyi'nin ezberinden manzum Siret-i Nebi okuması ise büyük takdirle karşılanır. O günden fırkanın bölgeden ayrıldığı güne kadar Dağbeyi Mehmet sık sık karargaha çağrılır ve o da askerlere çeşitli şiirler ve bölgeye has manzum destanlarla Siret-i Nebi okur. Dağbeyi Mehmet'in bu ziyaretleri ile askerler hoşça vakitler geçirirler.

Çok büyük bir ihtimalle Mehmet, Dağbeyi unvanını da bu sırada alır. "Dağbeyi"nin Osmanlı literatüründe neye tekabül ettiğini öğrenemedik. Resmi sıfatlar arasında da böyle bir kelimeye rastlamadık. Bizzat işittiğimiz bazı rivayetlerden çıkardığımız sonuç şudur:

Fırka-i İslahiyye bu bölgeyi "ıslah" etmezden önce "bey" ve "ağa" unvanlı zorbalar, buraları kendi kuralları ile yönetmekte ve kendi hesaplarına vergi toplamaktaydılar. Fırka-ı İslahiye'nin askeri-idari sorumluları, bölgedeki iskan ve askeri-idari reformlar çerçevesinde zorbaların saltanatını kaldırdılar. Buradan ayrılırken de Mehmet gibi bölgede bilgi-görgü seviyesi yüksek, devlete ve ülkeye sadık insanlara yarı resmi görevler verdiler. Dağbeyi Mehmet'in görevi de, rivayetlerden öğrendiğimize göre, kaza merkezine uzak yerleşim birimlerinde yaşayanların vergilerini Devlet'e ulaştırmakmış. "Dağbeyi" unvanı Mehmet'e kuvvetli bir ihtimalle bu görevi nedeniyle verilmiştir. Cevdet Paşa gibi mütebahhir bir alim ve devlet adamının bu bölgeyi en ince teferruatına kadar Tezakir ve Ma'ruzat'ta anlatmış olması bölge için büyük bir şans olmuştur.

Dağbeyi Mehmet'in hanımı da Kerkütlü nahiyesinde kendini Hz. Ömer'in soyuna nispet eden bir ailenin, Şeyhler ailesinin kızı Şeyh Emine'dir. Şeyh Emine, takvası ve hayırhahlığı ile civarda nam salmıştır. Ateşe girdiği halde yanmadığı söyleniyor. Şeyh Emine'nin biricik oğlu Hacı Musa'ya ileri yaşlarda hamile kalmasının da garip bir hikayesi var.

 

2. İki Destan Kişilik;    -    Hacı Musa ve Şehit Ahmet

Dağbeyi Mehmet ile Şeyh Emine'nin oğlan çocukları yoktur. Akrabaları kendi aralarında, Dağbeyi'nin ölmesi halinde mirasının kendilerine kalacağını fısıldaşırlar. Şeyh Emine bunu bir şekilde duyar ve derin bir üzüntüye kapılır. Yanına bir miktar azık alarak, merkebine biner ve bugün Suriye hudutları içinde kalmış bulunan atası Şeyh Musa El Zoli 'nin türbesine girer, bir gece orada kalarak halini Allah'a arz eder, ağlar, ağlar, dua ve niyazda bulunur, yüce Allah'tan bir oğlan çocuğu diler.

Dua ve niyazla geçen bir gecenin ertesinde Şeyh Emine tekrar merkebine biner ve köyüne dönmek üzere hareket eder; bir süre yol geldikten sonra merkebinin üstünde iken ay hali olduğunu hisseder, köye döndükten az bir zaman sonra da hamile olduğunu anlar. Şeyh Emine'nin dualarının karşılığı olan Hacı Musa, 1-1.5 kg. olarak doğar, çocuğun oğlan olması Şeyh Emine'yi muazzam bir sevince boğar; ama çocuk ölü gibidir, ses çıkarmamaktadır. Çocuğu bir bakır leğenin altına alıp, leğeni üstten tıklatırlar; Musa'nın ilk çığlığı bunun üzerine duyulur ve ailede sevinç ve Allah'a şükür zirveye çıkar.

Mustafa Necati AK(k.s.),  dedesi Hacı Musa için Vesile-i Necat'ta şunları söyler:

 

                  Dedem Nakşibendi dersin çekerdi,

                  Allah deyu gözünden yaş dökerdi 

 

                  Der idi; oğlum, bana ol gümansız

                  Kimse cennete giremez çobansız 

 

                  Pirlerin himmetin alıp çalışsan

                  Tarikat erkânın görüp alışsan

 

Hacı Musa, bastığı yeri titreten, öksürdüğü an sesi evdeki bakır mutfak kaplarını çınlatan ve köyün ta alt yanında duyulan, iri cüsseli muhteşem bir adamdır. Öyle ki, kendi köyünde ve civar köylerde iyi ve dayanıklı her eşya ona nispet edilir. Mesela çok iyi bir baltaya onun iyiliğini güçlendiren bir ifade olarak "Hacı Musa'nın baltası" denilir. Varlıklıdır, bir o kadar da cömerttir. Kurtuluş Savaşında Fransızlar bölgeyi terk ederken, Haltanlı köyünün beş-altı kilometre altında kendilerine karşı direniş savaşı veren bir çete müfrezemizi kuşatırlar. Oğlunu Çanakkale Savaşında şehit vermiş Hacı Musa'ya, köyün çetelerinin kuşatma altında zor durumda bulunduklarının haberini çocuklar verir. Köyün zaten az sayıdaki eli silah tutan erkekleri o an düşmanla çete harbi verdiğinden köyde sadece kadınlar, çocuklar ve yaşlılar bulunmaktadır. Hacı Musa, bu sıralar muhtemelen 60 yaşındadır. Haberi duyar duymaz, duvardaki martinini kaptığı gibi atına atlar, gelini Şehit Ahmet'in eşi Elifin, ailenin son büyüğünün de öleceği korkusuyla feryadına, ağlamalarına ve yalvarmalarına aldırmadan kuşatma altındaki çetelerimize doğru atını mahmuzlar. Silahlı çatışmanın yaşandığı yere yaklaşınca o ünlü gür sesiyle tekbir getirmeye başlar. Ses, etraftaki tepe ve kayalıklarda öyle yankılanır ki, Fransız askerleri, çok sayıda başka çetenin baskına geldiğini sanır ve kuşatmayı kaldırarak soluğu Suriye'de alırlar.

Mustafa Necati AK (k.s.) in babası Ahmet, Hacı Musa'nın biricik oğludur. Çocuk denecek yaşta Elif adında bir kızla evlendirilir. Mustafa Necati, Ahmet ile Elifin ilk çocuklarıdır. Ailenin daha sonra biri erkek üç çocuğu daha olur. Tam da bu sırada Birinci Cihan Savaşı başlamıştır. Ahmet, askere celp edilir. En kısa zamanda hazırlıklarını bitirip İskenderun limanında bekleyen gemiye teslim olmak zorundadır. Oysa Ahmet, Hacı Musa'nın tek erkek evladıdır ve peş peşe doğmuş ufacık çocukları bulunmaktadır. Ahmet, ailenin özellikle kadın mensuplarının da telkinleri ile silah altına girme konusunda tereddüde düşer. Askere gitmemek bölgenin özellikleri dolayısıyla çok da kolaydır. Nitekim bu yolu seçen pek çok kişi de olmuştur. Hacı Musa, ailede oluşan bu havaya çok üzülür, biricik oğlu Ahmet'le uzun uzadıya konuşur ve onu askere gitme konusunda ikna eder; ardından ailenin tek erkek evladını büyük bir heyecan içinde dualarla, teşvik ve nasihatlerle, cebine bir kese de altın koyarak askere gönderir.

Çanakkale Kara Savaşlarının bütün şiddeti ile devam ettiği günlerde Ahmet, babası Hacı Musa'ya bir veya birkaç mektup göndermiştir. Bu mektupların birinde, muharebelerde çok yararlılık gösterdiği için komutanı tarafından onbaşılığa terfi ettirildiği müjdesini verir babasına. Bir başka mektubunda (veya aynı mektubun devamında) ise şöyle der: "Baba, bugün düşmanla süngü harbine girdik, muazzam bir muharebe oldu; oğlunun nasıl aslanlar gibi dövüştüğünü bir görebilseydin!"

Çanakkale Kara Savaşlarında diğer on binlerce "Bedrin Arslanı" gibi büyük kahramanlıklar gösteren Ahmet, nihayet bir gün, Conk Bayırı denilen geniş muharebe alanının içindeki Yeşildere adlı mahalde şahadet şerbetini içer. Hadiseyi bizzat gören kayınbiraderinin anlattığına göre Ahmet, düşman elinde kalmış askeri erzakı kurtarmak maksadıyla --ki askerimizin erzakı o günlerde çok azdır ve silahtan bile önemlidir-- fedai olarak ileri atıldığı sırada hemen yanına düşen bir top mermisinin parçalan ile vurulur. Ahmet'in düştüğünü gören silah arkadaşları yerde yatan Ahmet'e doğru koşarlar. Bunların arasında Ahmet'in başta Yemen olmak üzere pek çok cephede savaşmış kayınbiraderi Hamit de vardır. Katıldığı tüm savaşlardan, eri son Çanakkale'den de gazi olarak köyüne dönen Hamit, eniştesi Ahmet'in şehadet anını bir destan gibi, ağlayarak nakleder. Çok uzun bir ömür sürmüş bulunan Gazi Hamit, hadiseyi bizlere şöyle anlatırdı:  "Ahmet, elinde erzakla geliyordu. Hemen yanına düşen bir top mermisi etrafı cehenneme çevirdi. Toz dağıldığında Ah­met'in yerde yattığını gördük. Hemen koştum. Beni görünce; Hamit eyvah, cesedimiz buralarda kalacak, dedi. Bedeni kandan görünmüyordu, gözlerinden dökülen yaşlar, gökyüzünden kayan yıldızlara benziyordu ve Ahmet, biz başına gelmezden önce başladığı Yasin-i Şerifi okumaya devam ediyordu. Yasin okuya-okuya ruhunu teslim etti." Şehit Ahmet'in en büyüğü on yaşındaki Mustafa Necati olan dört çocuğuna babalık yapma görevi dede Hacı Musa'ya düşer. Şehit karısı Elif, kayınpederi Hacı Musa'nın, eğer isterse bir başka kocaya varabileceği yollu teklifini gözyaşlarına boğularak şiddetle reddeder. Böyle bir teklifi hakaret kabul ederek kayınpederine sitemde bulunur; ilelebet bir şehidin hanımı olarak kalmak kararında olduğunu ikrar eder.

Savaş bittikten sonra, Hacı Musa bir gün köydeki evinde otururken iki asker çıka gelir. O'na Mehmet oğlu Musa'yı sorarlar. Musa'nın karşılarında olduğunu anlayınca hürmetle elini öper ve O'na bir para kesesi ile bir mektup zarfı uzatırlar. Hacı Musa, işin mahiyetini ancak mektubu okuyunca anlar. Mektup, şehit oğlunun Çanakkale savaşları sırasındaki komutanı tarafındandır. Komutan mektubunda Musa oğlu Şehit Ahmet'i övüyor ve satırlarını aynen şöyle sona erdiriyor:  "Yüce Allah, ahirette Şehit Ahmet'i size ve bize şefaatçi kılsın." Şehit askerinden ahirette şefaat dileyen bir komutan! Komutan, mektubun sonuna, kesedeki altınların Ahmet'in şehadeti sırasında cebinden çıktığını ve bunları Şehit'in ailesine ulaştırmanın kendileri için bir vazife olduğu şerhini de düşmüştür.

Cumhuriyet'in ilanından sonra, şehit ailelerine aylık bağlanması yolunda yapılan kanuni düzenleme ile birlikte Şehit Ahmet'in ailesine de aylık bağlanır. Bununla ilgili işlemleri tamamlamak ve ilk aylığı Şehit Ahmet'in ailesine ödemek üzere köye gelen memurlar, Hacı Musa'nın şiddetli muhalefeti ve zorlaması karşısında şaşırırlar. Hacı Musa asla bu aylığı istememekte, kendilerine verilecek tüm aylıkları devlete bağışlamakta ve memurlara şöyle demektedir:  "Ben oğlumu vatanıma ve milletime hediye ettim. O, saadetinin karşılığını ahirette Allah'tan alacaktır. Ben ise hediyem karşılığında para alamam, bir daha bu iş için karşıma gelmeyin."

Hacı Musa'nın hayatındaki bir başka önemli olayı anlatmamak olmaz. Şapka devrimi sırasındaki sert uygulamalara direnen Hacı Musa, "Bana hiçbir kuvvet şapka giydiremez." diyerek o gün Suriye toprakları içinde kalmış bulunan akrabalarına gider; bir zaman orada kalır ve sonra Türkiye'ye geri döner. Dediğini yapar ve ölene kadar şapka giymez. Ama torunu Şeyh Mustafa Necati, şehirlere yaptığı seyahatler sırasında şapka giymekte bir mahzur görmeyecektir.

 

3. Çocukluk Dönemi,   Evlilik

İşte Mustafa Necati (k.s.) ‘nin içinde yetiştiği ortam bu. O, adeta bir destan ailenin destansı hayatından fırlayarak çıkmıştır. Dede Hacı Musa, şehit oğlunun emanetlerini büyük bir itina ile yetiştirir. Mustafa Necati, Haltanlı köyünde yaşayan fakat civar bütün köylerden talebelerin gelip kendisinden tahsil gördükleri Ahmet Hoca'dan ilk derslerini alır. Sonradan eşi olacak olan Hocasının kızı Fatma ile beraber okurlar. Ahmet Hoca'nın ilmi seviyesi hakkında yeterli bilgimiz yok, fakat Arapça bildiği anlaşılıyor. Köyün, o devirde bölgenin en büyük ilim ve ticaret merkezi olan Halep şehrine sıkça gidip gelme imkânı bulabilen nadir şahıslarındandır. Gidiş gelişlerinde ufak çaplı ticaret de yapıyor. Mesela oradan kumaş getiriyor. Ahmet Hoca'nın Fransızca bildiği de söyleniyor. Fakat Fransızcasının ve Arapçasının derecesini bilemiyoruz. Kısacası Ahmet Hoca'nın münevver bir kişi olduğu, bu özelliklerini yetenekli gördüğü talebelerine de aktarmaya çalıştığı, bu çerçevede talebesi Mustafa Necati'ye az da olsa Arapça ve diğer İslami ilimleri öğrettiği anlaşılıyor. Şehit Ahmet'in oğlu Mustafa Necati ile Ahmet Hoca'nın kızı Fatma "beşik kertmesi" nişanlıdırlar. Çocukların yaşları ilerleyince Hacı Musa ile Ahmet Hoca, bu nişanlılığı resmi hale getirirler. Bu hadiseden kısa bir zaman sonra Ahmet Hoca, yakalandığı hastalık sebebiyle Halep'e götürülür. Bir süre orada hastanede yatar. Fakat eceli gelmiştir artık, şifa bulamaz. Halep'te vefat eder. Orada gömülür.

 

4. Tasavvufla Tanışma ve İrşad Ruhsatı

Mustafa Necati (k.s.) Vesile-i Necat kitabında bulunan "Sebeb-i Sülük ve İcazetname" adlı şiirinde Tarikat-i Aliyye-i Kadiriyye yoluna nasıl girdiğini anlatır. Mustafa Necati (k.s.) hazretlerini, o tarihlerde hayatta olan ve Hama (Suriye) şehrinde ikamet buyuran Pir Seyyid Abdülkadir El-Geylani (kerremallahü vecheh) efendimizin torunlarından Seyyid Murtaza (k.s.) efendimizin dergahına, Gaziantep'in Danacık köyünde ikamet eden halifesi Bilal Efendi (k.s.) bağlar. Mustafa Necati, derin bir aşkla girdiği bu yolda çok kısa zamanda büyük manevi mesafeler kateder. Bu arada Seyyid Murtaza hazretlerinin Kilis'te yaşayan bir diğer halifesi, büyük veli Muhammed Safi hazretlerinden de feyizler alan Mustafa Necati, bir zaman sonra Seyyid Murtaza hazretlerinin bizzat elinden ruhsat ve icazet alarak irşada başlar. O'nun, Mustafa UTKU Hoca Efendi'nin himmetiyle tespit edilmiş bulunan tarikat silsilesi aşağıdaki gibidir:

Pirimiz Seyyidina Gavsül Azam Abdülkâdir-i Geylaniy Kuddise sırruhul aliy Hazretlerinin ayrıca tarikat silsileleri şöyle olup iki vech ile Resûlullah'a (s.a.v.) vasıl olmaktadırlar:

 

                  I- Neseben.

                 II- Tarikaten. 

 

I- NESEBEN:

İbnil-imamil-hümam, Emiril-mü'minin Esadullahil Galib Seyyidina

                 Ali bin Ebi Talib (Kerremallahü vecheh Radiyallahü anh)

                 İbn-i Emiril-mü'minin El imam-ül Hasan Sıbtınnebiyyi Sallellahü aleyhi vesellem.

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina El imam El Hasan-il Müsenna (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Elmahz (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Musa el Ceva (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Abdullah (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Musa (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Davud (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Muhammed (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Yahya Ezzahid (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Abdullah (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Ebi Salih Musa Ceng-i Dost (k.s.)

 

II-TARİKATEN:

Ve an yedil Habibil Kibriya Seyyidina

                 Hazreti Muhammed Mustafa Sallellahü Tealâ Aleyhi Vesellem...

                 An yedil- îmamil Ali (r.a.)

                 An yedil- Hasani Basriy (k.s.)

                 An yedil- Habibi Acemi (k.s.)

                 An yedil- Davudût Tâ-i (k.s.)

                 An yedil- Marufu Kerhi (k.s.)

                 An yedil- Sırrissakati (k.s.)

                 An yedil- Cüneydi Bağdadi (k.s.)

                 An yedil- Abdülvahidid Temimi (k.s.)

                 An yedil- Ebul Feracit Tarsusî (k.s.)

                 An yedil- Abdülkâdir Geylani (k.s.)

 

                 İbn-is seyyid-işşerif Esedillahil-galib Seyyidina Ali bin Ebi Talib

                    (Kerremallahü vecheh ve Radiyallahü Tealâ anh)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina İmam Hasan (r.a.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Hasan-ül Müsenna (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Muhammeden-il Meşhur (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Ömer Zahid (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Abdullah (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Musa (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Ebu Salih (k.s.)

                 Eşşeyh Abdülkâdir-il Geylâni El Hasan-il-Hüseyniy (k.s.)

                 İbn-i kutbil Aktab el Gavsül Azam-u Rabbaniy Mevlâna Esseyyid

                 İbn-i kutbil-Irak Mevlâna Esseyyid Tacüddin Abdürrezzak (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Nasır-ı kad-ı-kudat Ebi Salih (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Ebinnasr Muhammed (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Zahiruddin Ahmet (k.s.)

                     (İlk olarak Sülale-i Geylâniyyeden Bağdad-ı Şeriften hicret edip gelen ve hicri 734

                        yılında Hama'ya yerleşen bu mübarek büyüğümüzdür.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Eşşeyh Seyfuddin Yahya (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Şemsüddin Muhammed (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Alâaddin Ali (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Nureddin-i Hüseynil Hameviy (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Muhyiddin-i Yahya (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Şerüfüddin Kasım (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Şehabüddin Ahmed (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Aliyyül Haşimiy (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Ahmed (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Şerefüddin (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Abdürrezzak (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Yasin (k.s.)

                 İbn-is seyyid-işşerif Seyyidina Ömer (k.s.)

                 Muhammed Sa'dul Ezheriyye (k.s.)

                 Muhammed Mürtezal Geylâniy (k.s.)

 

                 Hama’da kadiri tarikati şeyhi ve nakibül eşref ibnil-merhumil mebruris seyyidişşerif             

                 Muhammed Necil-ül Geylâni (k.s.)

                 Seyyidina ve üstadina Mustafa Necati (k.s.)

 

1930'Iu yılların sonlarında irşad hizmetine başlayan Şeyh Mustafa Necati, kısa zamanda büyük bir manevi açlık duymakta olan halk arasında geniş ilgi görür. Bir arı kovanı gibi çalışmaya başlayan evleri hem resmi makamların dikkatini çeker hem de aynı camiadaki bir kısım insanın kıskançlığını... O bir yandan jandarma baskısıyla uğraşır, bir yandan da belki en yakınlarının dedikodularıyla...

İkinci Cihan Savaşı'nda ilan edilen seferberlik kapsamında ihtiyat olarak askere çağrılır, bu vesile ile İstanbul ve Edirne'yi görür. Askerde de boş durmaz, bu defa askeri makamlar onu askeri hapishaneye atarlar. Birkaç günlük hapsi esnasında, aynı hapiste yatan bir Rum birde Ermeni vatandaşımızın hidayetine vesile olur. Askeri makamlar bu askeri, isnad edilen şeylerden dolayı suçsuz bulur ve serbest bırakırlar. Bu hadise vesilesiyle tanıştığı bazı komutanları ile ömür boyu sürecek dostluklar kurar.

Asker dönüşü, dergahı bıraktığı gibi değildir. Pek çok dedikodu ve kıskançlık yangını dergahı kuşatmış, küçük kardeşi dahi bu yangını körüklemeye başlamıştır. Mustafa Necâti (k.s.) bu durum karşısında insanlarla kavgayı değil yurdunu ve yuvasını terk etmeyi tercih eder. Gavur Dağlarının zirvelerinde kuş uçmaz kervan geçmez bir köye eşi, bir çocuğu ve iki katır yükü eşyasıyla göç eder. Burası o tarihlerde idari bakımdan Dörtyol ilçesine bağlı Küllü köyüdür. Dağların tepelerinde dünya ile büyük ölçüde ilgisi kesilmiş Küllü köyü ile misafir aile öylesine kaynaşırlar ki, köy baştan ayağa büyükçe bir tekkeye dönüşür. Bu dağda, Küllü Köyünün hemen yakınında bulunan diğer iki köyden biri olan Çat da bu rüzgardan nasibini alır. Bu iki köyde yapılan şey şudur: Mustafa Necati (k.s.), insanlara asgari İslâmi ilmihal bilgilerini öğrettikten sonra onları seyir ve sülûka sevk etmektedir. Geçimlerini çoğu zaman yol kesmekte ve eşkıyalıkta bulmuş olan bu köylüler, artık kelimenin tam anlamıyla “ıslah" olmuşlardır. Fakat Gavur Dağları'nın Batı yakasındaki Dörtyol, Erzin ve Osmaniye, daha ileride Ceyhan, Kadirli ve Kozan'dan sayısız tasavvuf aşığı Müslüman, yaz-kış demeden, at sırtında ve yaya olarak dört-beş saatlik patika yollardan geçerek Şeyhlerini Küllü Köyün'de ziyarete gelmektedirler. Bu sıkıntıyı gidermek ve hizmet alanını genişletmek maksadıyla Mustafa Necati (k.s.), Osmaniye'ye göçe karar verir. Elindeki kısıtlı imkanlarla Osmaniye'nin en ücra mahallesinde ve Çingene vatandaşların arasında bir arsa alarak ev yaptırır. Osmaniye'deki hayatı böylece başlar ve on iki sene sürer. Bu tarihlerde Osmaniye'de tam anlamıyla bir gönül fütuhatı yaşanır. Mahalledeki çingene vatandaşlar ve alevilerden başlayarak dergahın manevi  halkası kısa zamanda bütün şehre yayılır. Şehrin en zenginleri ile en fakirleri, belediye başkanı ve diğer idarecileri, her siyasi partiden yöneticiler, hatta kabadayılar ya dergaha intisab eder ya da "muhib" olurlar. Bütün bölgenin şerrinden korktuğu, Kurtuluş Savaşı döneminin meşhur çetebaşı Arap Kadir (Kadir Çavuş) ile CHP'nin,  o zamanki CHP tartışılmaz lideri Çenet Mustafa, ona bağlanmış yüzlerce isimden yalnızca ikisidir.

 Osmaniye, Mustafa Necati (k.s.) dergahının adım adım Türkiye’nin başka bölgelerine yayıldığı yerdir. Bölgedeki bütün il ve ilçelerden başka, Ankara, Kırıkkale, Keskin, Kırşehir, Yozgat, Amasya, Konya, Denizli, Şeyh Mustafa Necati (k.s.) dergahının yayıldığı başlıca illerdir. Bir süre Osmaniye'de de polis takibatına uğrar, mahkemelere çıkarılırsa da, Ankara'da tanıdığı bazı etkili kişiler onun adına hareket ederek İçişleri Bakanlığı nezdinde Şeyh Necati (k.s.) önderliğindeki Kadiri tarikatının memleket için zararsız, hatta faydalı olduğu yolunda bir kanaat oluştururlar. Resmi baskı büyük ölçüde kalkar. 1960'lara gelindiğinde dergah bağlılarının sayısı on binlerle ifade edilir olmuştur.

 

5. Farklı bir Şeyh Örneği:

Şeyh Necati (k.s.) kendi çağının diğer büyük mürşidleri ile de derin bir muhabbet ilişkisi kurmuştur. O tarihlerde Adana'da yaşamakta olan Ramazanoğlu Mahmud Sami (k.s.), Sivas'ta İsmail Hakkı (k.s.), Darende'de Hulusi Efendi (k.s.), Cizre'de Şeyh Şeyda (k.s.), Kilis'te Muhammed Safi (k.s.) görüştüğü ve haberleştiği büyük zatlardan bazılarıdır. Bediüzzaman Said-i Nursi (k.s.) ile münasebeti ise daha özeldir. Hayatında önemli dönüm noktaları olan iki görüşme yapar onunla.

Şeyh Necati (k.s.), o gün -hatta bugün de- pek rastlanmayan özellikleri olan bir şeyhtir. Dönemin fikir ve kültür hareketlerini yakından takip eder. Neredeyse her gün bir günlük gazete alır; Sebillüreşad, Ehl-i Sünnet, Büyük Doğu, Serdengeçti, Hilal, İslam gibi dergilerin tamamına çıktıkları dönemlerde sürekli abone olmuştur. Eşref Edip, Necip Fazıl, Salih Özcan gibi fikir ve aksiyon adamları ile tanışır, mektuplaşır. Osmanlı Devleti'nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet'in ilk sıralarında çok güçlü bir alimler grubu tarafından müstesna çalışmalarla temsil edilen İslami tefekkürün yenilenmesi hareketinin sıkı bir takipçisidir. Büyükçe bir kütüphanesi vardır; hem klasik İslami metinleri, hem de muasır İslam fikriyatı eserlerini derin bir vukufla okur, çok okur. Eserlerinin tetkiki sırasında bu okumaların izlerine rastlamak mümkündür. Mustafa Necati Ak (k.s.), bitip tükenmek bilmeyen okuma ve araştırmalarına ledünni ilimden mükâşefe ile iktisap ettiklerini de ilave eder. Eserlerindeki yüksek bilgi ve derin ruhani-manevi tecessüsler, ancak böyle açıklanabilir.

1950'li yılların hemen başında Şeyh Necati, uzun sürecek bir rahatsızlığa duçar olur. Aile, bu rahatsızlık sebebiyle bir karar verir ve on iki yıllık Osmaniye günleri bitirilerek 1959 yılında yeniden Haltanlı köyüne dönülür. Dergah büyümeye ve genişlemeye devam etmektedir. Fakat kemmiyet artışı ile birlikte keyfiyet artışı endişesini de taşımakta olan Şeyh Necati (k.s.), aslında bu dünya için gerçekleşmesi zor bir şeyi talep etmiş olmaktadır. Dergah mensuplarının her biri ile teke tek ve derinden ilgilenmek onu yıpratmakta, yormaktadır. Çok fazla mükemmeliyet peşindedir ve bunu bulmak, ne yazık ki tarihte pek mümkün olmadığı gibi onun da yakalayamayacağı bir mazhariyettir. Tarikat erkan ve adabındaki hassasiyeti kadar, şeriatın kıldan ince kılıçtan keskin ahkamını da aynı anda yaşanıyor görmek istemesi, aslında taşınması zor, çok ağır bir yüktür. O, hiçbir şekilde zamanındaki ve günümüzdeki bazıları gibi kolay olanı seçmemiştir. En ağır çile, riyazet, vird ve ibadetleri bizzat kendine yüklemiş, daha sonra müridlerinden yeteneklerine göre bunları derece derece istemiştir. Ailenin bütün hayatı boyunca katlanmak zorunda kaldığı maddi sıkıntıları ise sadece bir cümle ile hatırlamak kafidir. Bunun da maruz kaldığı rahatsızlığını arttırıcı bir etki yaptığı kesindir.

 

6. Vefatı ve Defni:

Şeyh Necati (k.s.), 13 Mart 1965 Cumartesi sabahı, bu fani alemi terk eder. O geceki teheccüt vazifesi ve Kur'an-ı Kerim tilavetinden sonra sabah namazını kılmıştır. Gecenin bitmekte olduğu bu saatlerde, her zaman yaptığı gibi çok güzel sesiyle ilahiler söyler ve en sonunda da Vesile-i Necat'ta yer alan Vahdet-i Vücut adlı şiirini, kendine has bestesiyle bir kere daha okur. Bu, bizce tasavvuf edebiyatımız bakımından çok önemli bir şiirdir ve şu mısralarla bitmektedir:

 

              Seni gören gayrı nesne görür mü?

              Bir saniye haşa sensiz kalır mı?

 

              Necati kapında berdar olupdur,

              Senden başka dosta canın verir mi?

 

Bu şiiri okuduktan sonra yatağına uzanır, ağzındaki takma dişini çıkararak göğsünün üstüne koyar. Artık ruhu Rabbine doğru kanatlanmıştır, kıbleye doğru dönmeye teşebbüs eder ve öylece kalır. Güneş yenice ufukta kızarmaya başlamıştır. Yüzünde ince bir tebessüm vardır, ağzı sıkı sıkı kapalıdır. Bu anda, pek çok yolculuğunda onun özel yoldaşlığını yapmış olan müridi ve sırdaşı Konyalı İsmail Bilici de evdedir. Önceki akşam, İsmail Bilici'ye "Evladım" demiştir "Ben bu gece yolcuyum". İsmail Bilici bu sözü bir şaka zannetmiştir, çünkü görünürde şeyhinin hiçbir hastalığı yoktur ama içini bir korku da kaplar. Sabah olup da yattığı misafir odasından evdeki çığlığı duyunca, İsmail Bilici şeyhinin akşam söylediğinin hiç de şaka olmadığını daha kimse söylemeden anlar.

Cenaze, civar ilçelerin müftülerinin ve hocalarının da iştirak ettiği büyük bir kalabalık tarafından aynı günün ikindi namazında, Haltanlı köyünün üst tarafındaki ufak tepede bulunan, Resulullah'ın (s.a.v.) sahabelerinden birine ait olduğu rivayet edilen ve bilinmeyen zamanlardan beri ziyaretgâh olarak kullanılan mezarın yanına defnedilir. Şu an burası, iki Allah dostunu bağrında barındıran güzel bir türbedir.

 

Eserleri ve Tasavvuf Edebiyatındaki Yeri

Mustafa Necati AK ‘ın şiirleri, Türk Tasavvuf Edebiyatında Ahmet Yesevi'den sürüp gelen uzun bir çizginin içinde yer alır. Biz, Yunus Emre, Eşrefoğlu Rumi, Hacı Bayram-ı Veli, Süleyman Çelebi, Sey-yid Nesimi, Seyyid Nizamoğlu, Niyazi Mısri ve başkaları ile devam eden bu halka içinde Mustafa Necati AK'ın da kendine has bir yeri bulunduğu kanaatindeyiz. Tabiatıyla, süregelen zincirin halkaları bu isimlerden ibaret değildir. Tasavvuf, ne yazık ki bugünkü edebiyat tarihçilerimizin pek ilgi duymadıkları, edebiyatımızın çok güçlü ve derinden yürüyen bir damarıdır. Orada sanatın da hikmetin de, himmetin de en asil örneklerini bulmak mümkündür. Bu hususu edebiyat tarihçilerimizin dikkatlerine sunuyoruz.

Mustafa Necati'nin şiirleri, bir yandan köklü tasavvuf geleneğinin tefekkür derinliklerinde ve zirvelerinde son derece yetkin ve cesurca dolaşırken, öbür taraftan tarikatın pratiğine de girmekte, didaktik bir usulle bu yolun usul ve erkanını, tehlike­li viraj ve uçurumlarını işaret etmekte, ayrıca bu şiirler şekilleri, mazmunları, kalıpları itibariyle de yirminci yüzyıldan Yunus Emre'ye doğru bir sesleniş olmakta veya bir başka deyişle Yunus Emre'den yirminci yüzyıla bir aks-i sada halinde yankılanmaktadır. Bu, sıradan bir etkileşim değildir. Hakikatte Yunus Emre'nin bir şahıstan çok başlangıcı dahi pek bilinmeyen bir müessese olduğunu düşünürsek, onun başkaları üzerindeki süregelen et­kisinin mahiyetini de anlamakta zorluk çekmeyiz. Mustafa Necati AK (k.s.) nın bildiğimiz eserleri şunlardır:

 

 

1.   Din Edebiyatı ve İnsanlık, İstanbul 1950. Bir şiir kitabıdır. (Bu kitap Güldeste-i Necati'ye alınmıştır.)

2.   Nuh Gemisi'ne, İstanbul 1951. Bir şiir kitabı.

3.   Tarik-i Necat, Tabib-i Ahlak, Kırıkkale 1959. Tasavvuf ko­nularında mensur bir eser. (İki ana kısımdan oluşan bu kitabın da ilk kısmı Güldeste-i Necati'ye alınmıştır).

4.   Vesile-i Necat, Ankara 1962. İkinci Baskı, İstanbul 1983. Onun en çok bilinen şiir kitabı. Güldeste-i Necati'ye aynen alınmıştır.

5.   İman Hazinesi, tasavvuf ve şeriat konularında yazılmış mensur bir eser. Kitap basılmamıştır ama Mustafa Utku Hoca tarafından seçilmiş bazı kısımları Güldeste-i Necati'ye alınmıştır.

6.   Tabib-i Ahlak, küçük fıkralar ve kıssalardan oluşan bir nasihat kitabı. Bu kitap da basılmamıştır.

7.  Hacc Seferimiz. Mustafa Necati AK'ın 1950 yılında gemi ile yaptığı hac yolculuğunu anlattığı seyahatname, nesir olarak yazılmıştır. Basılmamıştır.

8.   Behcet'ül Esrar, Seyyid Ali Nurbahş'ın Abdülkadir Geylani (k.s.) hazretlerinin menakıp ve kerametlerini anlatan mensur eseri. Bu kitabı yazma nüshasından istinsah ile daha sonra Ankara'da 1959'da Hilal Yayınları arasında neşretmiştir.

9.  Kitab-ı Kıssa-i Kerbela. Bakaî isimli bir şairin Kerbela Faciası'nı anlattığı manzum kitabı. Bakaî'nin kim olduğu, hangi zamanda ve nerede yaşadığını tespit edemedik. Kitap, Mustafa Necati AK tarafından yazma nüshasından istinsah edilmiş, son kısmına Kerbela ile ilgili başka bazı şiirler, mersiyeler ilave edilmiştir, basılmamıştır.

Güldeste-i Necâti kitabı ile biz, Tarikat-ı Aliyye-i Kadiriyye'nin zamanımızdaki önemli temsilcilerinden Şeyh Mustafa Necati (k.s.) telifatı hakkında topluca bilgi edinmek isteyenlere bir kolaylık sunmayı amaçladık. Cenab-ı Hak, azıcık da olsa bu vadide bir hizmetimiz söz konusu olmuş ise, bunu günahlarımızın setrine ve silinmesine vesile kılsın; mahşer gününde Resul-i Kibriya (s.a.v.) Efendimiz'in gölgeliğinde bize de bir yer ihsan buyursun ve başta Fahr-i Kâinat (s.a.v.) efendimiz olmak üzere sahabe-i kiram ve hassaten Hz. Ali (kerremallahü vecheh) efendimizle başlayan ve pirimiz Seyyidina Abdülkadir-i Geylani (k.s.) efendimizle devam eden âli silsilede yer alan büyüklerimizin hiç değilse yüzlerine bakabilecek bir yüzümüz bulunmasını bize lütfen ve keremen ikram buyursun. Amin!

                                                                                                                                         Mehmet Akif AK

                                                                                                                                      Mayıs 2000, Üsküdar

Kaynak: Güldeste-i Necâti

Sayfamız en iyi 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde  izlenmektedir.