Kitap Hakkında (Uğurabi)

          Öncelikle, iç ve dış dünyamızda her zaman

ihtiyacımız olan kardeşlik, dostluk, birliktelik, hoşgörü ortamının tesisi için ustalıkla kullandığı üslup ve meydana getirdiği bu güzel eser için "Tarihi Sevdiren Adam", Yavuz Bahadıroğlu'na teşekkür ederiz.

 

          Biz de evrensel olduğuna inandığımız bu güzel bilgileri, duygu ve düşünceleri yine aynı niyetle daha çok insanımızla paylaşabilmek için 2007   yılı    "Bursa Kitap Fuarı" 'ndaki     kitabı imzalatmamız sırasında yazardan aldığımız "şifahi izin" ile sitemize ekleme cüretinde bulunduk.

     Yavuz Bahadıroğlu 

1945 yılı başında Pazar (Rize) kazasına bağlı Hisarlı köyünde dünyaya geldi. 1971 'de ıstanbul'da gazeteciliğe başladı. Muhabirlik, araştırma-inceleme, röportaj ve fıkra yazarlığı yaptı. Gazete, dergi ve şirket yöneticisi olarak çalıştı.

Gazeteciliğini muhabir ve rôportajcı olarak sürdürürken, Niyazi Birinci adıyla çocuklara yönelik eserler üretti. Yüzlerce çocuk romanı, hikaye yayınladı. Aynı dönemde bir günlük gazetede Şeref Baysal ve Veysel Akpınar isimleriyle iki köşe yazısı yazdı. Asıl çıkışını tarihi romanlarıyla yaptı.

İlk romanı Sunguroğlu ve ardından yazdığı Buhara Yanıyor romanı ülkenin en çok satan romanlarından oldu. Genelde Osmanlı'nın çeşitli dönemlerini ele alan otuzu aşkın roman yazdı.

Yavuz Bahadıroğlu, roman, çocuk kitapları, hikaye, araştırmalar, oyunlar, film yapılmış senaryolar  ve fikri eserler olmak üzere yüzlerce çalışmaya imza attı. 

Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli konularda binlerce konferans verdi, çeşitli kurum ve kuruluşlardan ödüller aldı, iki kitabı Kültür Bakanlığı tarafından yayınlandı.

Halen ulusal Moral FM radyosunda günlük yorumlar yapıyor ve bir günlük gazetede köşe yazarlığını sürdürüyor.

Yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.

İÇİNDEKİLER

Önsöz
Hey gidi günler hey!
Osmanlı insanı kıble yürekliydi
Vakıf insan, vakıf devlet ve vakıf kültürü
Muhabbet geleneğini ihya hasreti
Osmanlı sofrası ve sofra âdabı
Osmanlı'da eğlence kültürü
Osmanlı'yı Osmanlı yapan tarihî vasiyetler
Ufuklu insan olmak
"Ahilik" ışığında yeni insan projesi
"Adam gibi adam" yetiştirmek
Bir Fatih nasıl yetişir?
Mükemmel bir baba ve Fatihleşen bir evlât
Fatih'i yetiştiren çevre
Fatih'in hocala
Hedef ya da menzil
İnsan+Hedef+Gayret=Zafer
Kalıcı hedef belirleme ve Fatih örneği
Karada yüzen donanma
Rum efsaneleri ve Fatih'in amacı
Bizans neden yıkıldı?
"İyi yönetici"ye sahip olmanın yolu
Avrupa Rönesans'ı, Fatih'in Bizans'ı fethiyle başlar
Fransa bize hayranlık duyardı
Hedef sahibi insan olmak?
Başarıya ulaşmada Mimar Sinan örneği
Şeyhulislâm Ebussuud Efendi
İbret aynasında zaman
"İşte hak, işte salâhiyet!"
İnebahtı yenilgisinden güncel dersler
Haram yiyen haramî olur
Sultan İbrahim deli miydi?
Osmanlı padişahları diktatör müydü?
"Eşitlik" kavramı ve padişahın yetkileri
Osmanlı'da kuvvetler ayrılığı prensibi
Osmanlı demokrasisi
"Adalet mülkün temelidir"
Osmanlı'da sivil otoriteyi tesis örneği
İşçi hakları, grevler ve Osmanlı örneği
Ne idik, ne olduk, nereden nereye geldik?
Yürekler tutuşmadan denizler tutuşmaz
Beşikten mezara kadar "sanat"
Baltacı Mehmet Paşa ve Katerina Olayı
Bir "günah"ın anatomisi
Padişahlar neden yabancı kadınlarla evlenirlerdi?
Osmanlılar Alevîleri ezdi mi?
Osmanlı, Amerika'dan vergi alırdı
Dün bugündür
Çanakkale Zaferi'nin anlamı
Sultan Vahideddin

Âmâlimiz, efkârımız ikbâl-i vatandır,

Serhaddimize kal'a bizim hâk-i bedendir,

Osmanlılarız, ziynetimiz kanlı kefendir...

 

Kavgada şehadetle bütün kâm alırız biz,

Osmanlılarız, can veririz nâm alırız biz!

 

-Namık Kemal

       ÖNSÖZ          /BİZ OSMANLIYIZ

MALAZGİRT 'te ALPARSLAN 'ın üzerine yürüyen Bizans ordusunda bulunanların ortak adı "düşman"dı; Selçuklu ordusunun içinde yer alan Türk, Kürt, Laz,  Çerkez, Abaza, Arnavut vs. gibi etnik unsurların ortak adı ise "kardeş"ti ... 

Kosova'da, Ni bolu'da, Varna'da, Preveze'de olanlar da hiç farklı de ildi. "Kardeş"ler, "düşman"la savaşıyor, savaş sonrasında ise ortak zaferin tadını çıkarıyorlardı...

Zafer çizgisi günün birinde Çanakkale'ye dayandıÇanakkale sırtlarında yine Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Abazalar, Arnavutlar; kısacası, bin yıllık tarih yolunu yalnız el ele de il, aynı zamanda yürek yüre e yürümüş "kardeş"ler vardı... 

"Düşman" ise bu kez İngiliz-Fransız suretinde gelmişti. 

Dünyanın en etkili toplayla donatılmış dünyanın en güçlü zırhlılaÇanakkale sırtlarına siperlenmiş  "kardeş"lerin imanını delmek için üzerlerine ateş ya dırırken, Çanakkale'yi savunanların etnik kimliklerini merak etmiyordu.

Ayrıca hiç kimse kendi etnik kökeninin derdinde davasında de ildi...

Bu savaş, "Çanakkale'yi geçmeye geldik" diyenlerle "Çanakkale'yi geçirtmeyece iz" diyenlerin savaşıydı.

"Düşman" Çanakkale'yi geçemeyecek, İngiliz amirallerinden biri, "Çanakkale'de Osmanlı insanının ortak imanına tosladık,onurumuz kıldı" diyerek "Çanakkale gerçeği"ni ifade edecekti. 

Bugün içiÇanakkale yalnızca tarihimizin bir parçası de ıl, bu co rafyada binlerce yıl birlikte yaşama maharetini sergilemiş insanımızın ortak yaşama azmidir.

İnsanımız bu kararlılığını en son Sakarya'da kanıyla imzalamıştır.

Tüm bu başa ve zaferlerin özünde "iman kardeşli i" ile "Osmanlılık bilinci" yatmaktadır.

Bu derin idrakin mirasçıla olan bizler  yıllar sonra  kendimizi etnik kökenlerimize göre tasnif edip,  şahsi tercihimizle edinmedi imiz bu farkı,   ayrımcılığın temeline dönüştürmek gibi bir hataya sürüklendik. 

Birlik öğelerini ıskalayıp yapay kavga ve kargaşa ortamla oluşturduk.

Bir bakıma, Çanakkale ve Sakarya'daki ortak iradeyi aşamayanların oyununa geldik.

Bu kasnağın kınlması, bin yıllık birli imizin odak noktasını tekrar hayata geçirmemizi zaruri kılıyor ...  

Bence insanımız, iç ve dış dünyaya tarihsel gerçe ini ortak üslup içinde artık haykırmalı,  "Biz Osmanlıyız" diyerek, varlığı "eskimez yeni" de aramaya çıkmalıdır.

Bu sadece bizim toplumsal zaruretimiz de il, aynı zamanda da bireysel mecburiyetimizdir. 

Çünkü  dillere  destan yardımseverli imizde,   tarihi dayanışma ruhumuzda,  mütevazi duruşumuzda,  komşuluk anlayışımızda;  kısacası bizi  "örnek millet"  yapan özelliklerimizde aşınmalar ve kopukluklar var. 

Onla yeniden kazanabilmek için de "Biz Osmanlıyız" demeye muhtacız. Böylece belki kadim yürek ritmimizi yeniden yakalar, o ritimde birbirimizle bütünleşerek güçleniriz. 

Bir şey daha: Osmanlılann çekildi i topraklar bugün yalnızca hüzün. üretmiyor, aynı zamanda kan ve gözyaşı üretiyor ... 

Filistin'le Afganistan kısmi bir işgalin, Irak ise acımasız bir istilanın kıskacında kıvranırken, Balkanlar ateş çemberinde yaşamaya çalışıyor ... 

Cezire-i Arap, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz hakimiyetinin kendi çıka çerçevesinde oluşturdu u yapay sınırların gerisinde huzursuz ... 

Vaktiyle her anlamda hayata önderlik eden İslam dünyası, Osmanlı'nın hayattan çekildi i tarihten beri insanlık alemine hiçbir katkı yapmadan, kendi varlığını dahi devam ettirmekte zorlanarak yalpalıyor. 

Yani şartlar ve her şey, Osmanlılığı hasrete dönüştürdü ... 

Artık Osmanlı olmak, bir etnisiteye (etnik köken) dayanmak de il, kucaklayıcı ve kuşatıcı bir sevgi ekseni etrafında yürekleri bütünlemektir.

İşte o zaman, iç huzuru içinde, "Hoşgeldin şanlı dirilişimiz" diyebileceğiz.

Bu eser böyle bir hasretin seslendirilişidir. 

Yavuz Bahadıroğlu

01.02.2006, İstanbul 

 İçindekilere Dön

       HEY GİDİ GÜNLER HEY!          /BİZ OSMANLIYIZ

MALAZGİRT 'te ALPARSLAN 'ın üzerine yürüyen Bizans ordusunda bulunanların ortak adı "düşman"dı; Selçuklu ordusunun içinde yer alan Türk, Kürt, Laz,  Çerkez, Abaza, Arnavut vs. gibi etnik unsurların ortak adı ise "kardeş"ti ... 

HİÇ ÖZLENMEZ Mİ O GÜNLER? 
 Faziletliydik ... 

Kimsenin malına, mülküne göz dikmezdik. Kimsenin namusuna yan bakmazdık. Hırsızlık nedir bilmez, dilenciliği meslek edinmez, kimseyi de küçümsemezdik. 

Dürüsttük ... 

Bir zamanlar Londra Ticaret Odası'nın en görünür yerinde şu mealde bir tavsiye levhası asılıydı: "Türklerle alışveriş et, yanılmazsın!" 

İtibarlıydık ... 

Bir zamanlar Hollanda Ticaret Odası'nın toplantılarında oylar eşit çıkınca Osmanlılarla alışverişi olan tüccarın oyu iki sayılır, onun dediği olurdu. 

Temizdik ... 

Yere bile tükürmezdik. Hatta, Osmanlı askerî teşkilatını Avrupa'ya tanıtmasıyla meşhur Comte de Marsigli, yere tükürmedikleri için atalarımızı şöyle eleştiriyor:  "Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları dökülür." 

Çevreciydik ...

Kurak günlerde ücretle adamlar tutup sokaktaki ulu ağaçları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yapardık. Bunlara öyle çok örnek var ki, saymakla bitmez.

Harama el sürmezdik ...

Fransız müellif Motray 1700'lerdeki halimizi şöyle anlatıyor: 

"Türk dükkanıarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkancılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu'ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir." 

Medeni idik ...

İngiliz sefiri Sör James Porter ise 1740'ların Türkiye'si için şunları söylüyor: 

"Gerek İstanbul'da, gerekse imparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkan bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki,  Türkler çok medeni insanlardır." 

Dosdoğruyduk ... 

Fransız Generallerden Comte de Bonneval ise şu hükmü veriyor: 

"Haksızlık, murabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür. Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır." 

Hırsızlık nedir bilmezdik ... 

Fransız müellif Dr. Brayer 1830'ların İstanbul'unu getiriyor önümüze: 

"Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkanların çoğunlukla umumi ahlaka itimaden açık bırakıldığı İstanbul'da her sene azami beş-altı hırsızlık vak'ası ancak görülür." 

Ubicini Dr. Brayer'i şöyle doğruluyor: 

"Bu muazzam payitahtta dükkancılar, namaz saatlerinde dükkanlannı açık bırakıp camiye gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu'nda ise hırsızlık ve cinayet vak'ala olmadan gün geçmez." 

Naziktik ... 

Edmondo de Amicis isimli İtalyan gezgini yine 1880'lerin "biz"ini anlatıyor bize: 

"İstanbul Türk halkı Avrupa'nın en nazik ve en kibar insanlandır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir. O kadar müsamahakardırlar ki, ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördüğünüz kolaylığın çok fazlasını görürsünüz." 

Cihana örnektik ... 

Türkiye Seyahatnamesi'yle meşhur Du Loir'ın 1650'lerdeki hükmü şöyle:

"Hiç şüphesiz ki, ahlak bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir." 

Şefkatimiz yalnızca insana yönelik değildi; hayvanla, hatta bitkileri bile kapsıyordu.

Hayata karşı saygılıydık ... 

Bu konuda dilerseniz Elisee Recus'u dinleyelim, bize 1880'lerdeki halimizi anlatsın: 

"Türklerdeki iyilik duygusu hayvanla dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır." 

Hayırseverdik ... 

Comte de Marsigli'yi tekrar dinleyelim: 

"Yazın İstanbul'dan Sofya'ya giderken dağlardan anayol üzerine inmiş köylülerin yolculara bedava ayran dağıttıklana şahit oldum." 

 Aynı müellif, ceddimizin hayırseverlikte fazla ileri gittikleri kanaatindedir. Şöyle diyor: "Fakat şunu da itiraf etmeliyim ki, bu dindarane hareketlerinde biraz fazla ileri gitmektedirler. İyiliklerini yalnız insan cinsine hasretmekle kalmayıp hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil ederler." 

Bu tespiti İslam ve Türk düşmanı Avukat Guer misalIendiriyor: 

"Türk şefkati hayvanlara bile şamildir" dedikten sonra şu örneği zikrediyor: "Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar sokak başlanda sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar. Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür." 

"Kaçık"lığın kaynağını da veriyor adam: 

"Birçokla da sırf azat etmek için kuşbazlardan kuş satın alırlar. Bunu yapan bir Türk'e bir gün yaptığı İşin neye yaradığını sordum. Küçümseyerek baktı ve şu cevabı verdi: 'Allah'ın rızasını tahsile yarar."

Galiba geçmişimizden uzaklaşmak bize çok pahalıya patladı. 

Yahya Kemal Beyatlı'nın bir tespitiyle noktalayalım: 

"Eski Türklerin bir dinî hayatları vardı, dinî hayatları olduğu için de çok şeyleri vardı; yeni Türklerin de dinî hayatları olduğunda çok şeyleri olacak." 

 İçindekilere Dön

 

   ... devam edecek.   Çalışmalarımız devam ediyor. 

 

 İçindekilere Dön

Sayfamız en iyi 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde  izlenmektedir.