Hz.  PEYGAMBER  ve  İNSAN  ONURU           (2013 Yılı Kutlu Doğum Haftası)

 

Diyanet İşleri Başkanlığı 

 Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

  “Hz. Peygamber Ve İnsan Onuru” Konulu Sempozyum
Prof. Dr. Abdullah Kahraman

 (Marmara Üniversitesi İlahiyat

  Fakültesi İslam Hukuku Anabilimdalı)

    Hz. Peygamber ve İNSAN ONURU
Dr. Yaşar Yiğit

 (Diyanet İşleri Başkanlığı Din   

  Hizmetleri Genel Müdürü)

    Temel Hak ve Hürriyetler Bağlamında İNSAN ONURU   ("O NUR" ile ONURLANDIK)
  “Hz. Peygamber Ve İnsan Onuru”    Konulu Sempozyum  Diyanet İşleri Başkanlığı 

 Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

 

 SEMPOZYUMUN GEREKÇESİ

             İnsanlığa gönderilen bütün ilahi mesajlarda insanın manevi şahsiyetinin en önemli ögesi olarak onurun korunmasına özel bir önem ve ağırlık verilmiştir. Bu çizginin son halkası olan İslam da, insanı insan yapan değerler üzerinde hassasiyetle durmuş, Hz. Peygamber (sallalahu aleyhi vesellem) bu değerleri bizzat hayatında uygulayarak insanlığa ışık tutmuştur.

           İlahi mesajlara karşın insanlık tarihi, insan onurunun çiğnendiği, haysiyetli bir hayat sürmenin imkânsızlaştığı dönemleri yaşamıştır. Günümüz dünyasında da insanlık onuruyla bağdaşmayacak olaylara, cinayetlere, aşağılamalara, temel hak ve hürriyetleri zedeleyen uygulamalara hemen hemen her gün şahit olunmaktadır.

         Başkanlığımız, Kutlu Doğum Haftası etkinlikleriyle özelde toplumumuz genelde insanlık için ele alınması önem arz eden konuları  kamuoyunun gündemine taşımayı, bu konuda toplumsal bir duyarlılık ve hassasiyete vesile olmayı kendisine önemli bir görev olarak kabul  etmektedir. Bu sebeple 2013 Yılı Kutlu Doğum Haftasında tema olarak  “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru” nun  ele alınması karara bağlanmıştır.  Hafta boyunca gerçekleştirilecek etkinliklerde, insan haysiyeti ve insan onuru bütün yönleriyle ele alınacaktır.

 

 SEMPOZYUMUN AMACI

            Onurla yaşamak insanın hem hakkı hem vazifesidir. Ne var ki son dönemde insan onuru bağlamında daha çok onurun hak olan tarafı  vurgulanmaktadır. Dünyanın birçok yerinde insan onuruna dönük geçmişte işlenen ve halen işlenmekte olan suçlar bu vurgunun gerekçesini  oluşturmaktadır. Bu suçların sadece bir kısmının insan onuru bağlamında değerlendirilmesi endişe vericidir. Bu sempozyumun birinci amacı insan  onuruna karşı işlenen her suçu kınayan, dillendiren ve tahlil eden bir yaklaşımla konuyu ele almaktır.

            İnsan onurunun sadece kitlesel, siyasi, küresel ve bizden soyutlanmış bir olgu olmadığını vurgulamak sempozyumun bir diğer amacını  oluşturmaktadır. Çünkü insan onurunu koruma söylemi çoğu kez kendi dışımızda bir konuyu tartışma anlayışı ile yapılmaktadır.  Oysa zaman  zaman kendi yakın çevremizde, bazen kendi hanemizde onur kırıcı olaylarla karşılaşmakta, zaman zaman bunun suçluları kendimiz veya  yakınlarımız olmaktadır. İnsan onuru gündelik hayatın parçasıdır. Kadınların onuru, çocukların onuru gibi kavramları kullanırken bu düzleme zaman  zaman yaklaşmaktayız. Bu bağlamdan kopmadan asıl tamamlayıcı adımın atılabilmesi için fark edilmesi gereken bireyin kendi onurudur. Aslında  her onur kırdığımızda ötekinin onuru kadar kendi onurumuzu zedelemiş oluruz.

             Onurlu yaşamak için, onurlu yaşatmanın şart olduğunu vurgulamak sempozyumun gayelerinden bir diğerini oluşturmaktadır. İnsan onuru  üzerine konuşurken belki haktan, hukuktan, suçtan ve korumaktan bahsedildiği kadar, ahlak ve erdemden de bahsedilmelidir. Onur suçları kadar  onurlu yaşama üzerine de konuşulmalı ve bunların ayrılmaz ilişkisi ön plana çıkarılmalıdır. Sempozyumdan beklenen bir sonuç da belki bu alanda  ortaya konulacak görüşler olacaktır.

 

  Hz. Peygamber ve İNSAN ONURU  Prof. Dr. Abdullah Kahraman

 (Marmara Üniversitesi İlahiyat

  Fakültesi İslam Hukuku Anabilimdalı)

                  05.04.2013

 

Her yönüyle örnek ve önder olan Hz.Peygamber, aynı zamanda bir onur, şahsiyet ve erdem insanıdır. İnsanlık onur adına ne kaybetmişse onun mesajında bulmuştur ve bulacaktır. Bu yüzden Hz. Peygamber insanlığın iftihar tablosudur. Onu tanıyanlar ve örnek alanlar için bu ifadeler hakikatin ifadesinden başka bir şey değildir. Rasul-i Ekrem’i tanımayanlar ve örnek şahsiyetinden haberdar olmayanlar bu ifadeleri  hamasi ve duygusal olarak değerlendirebilirler. Aslında bunlar hamasetin yansıması değil ona olan hasretin tezahürüdür.

Hz. Peygamber, kendinden önce gelen peygamberlerin nurlu izini takip ederek insana insanlığı, hakkı, adaleti, şahsiyetli olmayı, onuru,  insan onur ve şerefine uygun olarak yaşamayı yeniden öğretmiştir. Onun ebedî mesajı ile insanlık sadece saygıyı değil, hem kendine hem de başkalarına saygılı davranmayı öğrenmiştir. Onu imanla takip edenler, “onur” kelimesinin sadece adını değil, onur adına nasıl mücadele edileceğini ve nasıl onurlu yaşanılacağını da öğrenmişlerdir.

Her şeyi yaratan, yaptığı ve yarattığı her şeyde bir hikmet bulunan Yüce Allah’ı bırakıp basit putlara tapmak insanın yaratıcısına, kendisine ve inanca saygısını ve aynı zamanda onurunu yitirmesi demekti. Hz.Peygamber tevhit eğitimi boyunca bunu hatırlattı ve insanın önce kendisini sonra da Rabbini tanımasını temin etti. Zira kendini, nereden ve niçin geldiğini bilen Rabbini bilir. Özgürlüğünü arayan insanın neye inanacağını doğru tespit etmesi tanımanın ve özgürlüğün temel şartıdır. Böylece Hz.Peygamber’in mesajından nasiplenenler, evrendeki yerlerini, konumlarını ve sorumluluklarını öğrenmiş oldular.

Rabbini tanıyan insan, onuruna ve şahsiyetine zarar verecek davranışları da öğrendi. Böylesi sorumluluk bilinciyle dolu olan insan  elbette diğer insanlardan farklı olacaktı. Bu sebeple Kur’an onun önüne “takva” diye bir hedef koydu ve bu hedefe göre hareket edenleri 

 Müttaki” olarak tanımladı. Kur’an tarafından verilen bu sıfat çok özeldi ve mümini diğer insanlardan ve hatta bilinçsiz Müslümanlardan farklı   kılıyordu. Çünkü takva, kendini, Rabbini, onurunu, şahsiyetini ve sorumluluğunu bilen Müslümanı ifade ediyordu. Böylece insanda doğuştan var  olan en üstün olma duygusu “takva” ile karşılık buldu ve üstünlük için takva ilahî bir ölçü olarak belirlendi. Aynı zamanda takva onurlu yaşamanın da en önemli yollarından biri oldu. Takva hedefi, müminler için âdeta kalite kontrol mekanizması olarak kabul edildi. Artık üstünlük yarışı yapanlar takvada yarışmalıydılar. Nitekim sahabe içerisinde özellikle bazıları böyle bir yarışa girmiş, kendilerini biraz da sıkıntıya sokmuş ve Peygamber  (sallalahu aleyhi vesellem) tarafından dengeli davranmaya davet edilmişlerdi.

Hz. Peygamber’in insanlığı kurtuluşa erdiren mesajının rahmet pınarından süzülen zülal kıvamındaki sular insanların gönül bahçelerini  suladı. İslam’a girmek için tamamen bilerek, inanarak ve özgür ifadeleriyle tekrar ettikleri “la ilahe illallah” ifadesi, müminler için hem bir bağlılık  yemini, hem iman akdi hem de gerçek özgürlüğün ilanı idi. Kur’an ’daki ifadesiyle (İbrahim, 14/24.)  “şecere-i tayyibe”  yani temiz, asil  ve bereketli bir ağaç olan bu “kelime-i tayyibe” ile Müslümanlar bütün beşerî tutsaklıklardan kurtuldular. Aslında bu, bir farkındalık bilinciydi.   Evrendeki konumlarını bilenler, insan olmak için onur ve şahsiyetin vazgeçilmezliğine inananlar bundan sonra onurlu olmanın ve onurlu yaşamanın mücadelesini vermeye başladılar. Şahsiyet ve onurlarını hiçbir şeye değişmeyerek insanlık için numune hâline geldiler. Bu yüzden asr-ı saadet  aynı zamanda insanın onurunu tanımasının, bulmasının ve korumasının altın ve örnek çağıdır.

Hz. Peygamber’in mesajını doğru okuyan İslam âlimleri, insanın üç temel hakla doğduğunu tespit etmişlerdir. Bunlar, mülkiyet, hürriyet ve ismettir. Yani insan doğuştan çalışıp kazanma ve mülkiyet elde etme hakkına sahiptir. Onu yaratan hür olarak yaratmıştır. Allah’a kul olan  insan hiç kimsenin ve hiçbir nesnenin esiri ve kölesi olmaz.  Kölelik, sonradan olan, insanın aslına, orijinal kimliğine aykırı ve onurunu zedeleyen bir  durumdur. İnsanın doğuştan sahip olduğu ismet ise, onun onur ve şerefinin Allah tarafından temin edildiğini anlatır. İnsan, temel hakları olan şahsiyet haklarını hiçbir varlıktan ve sonradan değil, doğuştan ve doğrudan Allah’tan alır. O, Allah’ın kulu olduğu için dokunulmazdır. Bunu formüle eden İslam âlimleri “masumiyet âdemiyet iledir” demişlerdir. Yani insan, hak ve özgürlüklerine dokunulmama hakkını, âdemoğlu oluşundan alır. İnsana temel hak ve özgürlükleri veren sadece Allah olduğu için, hiçbir varlığın ve otoritenin onları alma hak ve yetkisi yoktur. İnsanlık, haklarının doğuştan  olduğunu, onurunun Allah tarafından korunduğunu ve onurlu yaşamanın gerçek ve müttaki müminlerin ayrılmaz vasfı olduğunu Hz.Peygamber’den  öğrenmiştir. Ona vahyedilen Kur’an’ın insana verdiği değer (Tin, 95/4.), insanlık tarihinde inanılmaz bir çığır açmıştır. Hz.Peygamber de bu ayetleri sünnetiyle hem açıklamış hem de yaşayıp örneklendirmiştir. Bu yüzden onun hayatı, onurlu yaşamanın en güzel  örneğidir. İnsanlık bundan sonra ona alternatif geliştiremez. Ancak o örneği taklit eder, çoğaltır ve ona onurluca tabi olur. Kur’an insan onuruna  aykırı birtakım davranışları sayar ve yasaklar. Bu ayetlerden her biri, Hz.Peygamber’in diliyle de en güzel şekilde açıklanır ve fiili sünnetiyle  örneklendirilir. Mesela, Kur’an değişik vesilelerle insan onurunu zedeleyen davranışların temeli olan yalan söylemeyi yasaklar ve yalancıları zemmeder. (Münafıkun, 63/1.)  Yalanı münafıklık alameti sayan (Buhari, İman, 24.) Hz. Peygamber ayrıca şu açıklamayı yapar: “Size doğru  olmanızı emrederim;  çünkü doğruluk  iyi olmaya,  iyilik  (birr) de  cennete götürür.  İnsan,  doğrulukta  sebat  ederek  Allah katında “sıddik”  diye yazılır.  Sizi yalan söylemekten de menederim;  çünkü yalan suç işlemeye, suç (fücur) da cehenneme götürür. İnsan yalan söyleye söyleye sonunda Allah katında “kezzab” diye yazılır.” (Buhari, Edeb, 69; Müslim, Birr, 102-105.)

Kur’an, bir Müslümanı küçümsemeyi, alaya almayı ve lakap takmayı insan onuruna aykırı bulduğu için yasaklar. (Hucurat, 49/11.) Hz. Peygamber de bunların Müslüman şahsiyet ve ahlakına aykırı olduğunu ifade etmiştir. (Müslim, Birr, 10.)

Kur’an gıybeti ölü eti yemek kadar çirkin bulur. (Hucurat, 49/12.) Hz. Peygamber de ilgili hadisinde gıybetin insan onurunu zedeleyici yönüne dikkat çeker. (Müslim, Birr, 20.)

Kur’an insanlara el açıp dilenmeyi alışkanlık hâline getirmeyi insan onuruna aykırı bulup tenezzülsüz ve gani gönüllü (afif) olmayı önerirken (Bakara, 2/273.), Hz. Peygamber, dilenciliği meslek hâline getirmenin bir iffetsizlik olduğunu belirtmiştir. Elinin emeğiyle geçinme imkânı varken dilenerek mal biriktirenlerin, ahirette yüz etleri soyulmuş vaziyette Allah’ın huzuruna çıkarılacaklarını da ifade etmiştir. (Buhari, Zekât, 52; Müslim, Zekât, 103, 104.)

Böylece insanlık, gıybet, çekiştirme, lakap takma, gammazlık yapma gibi davranışların hem kötü hem de insan onurunu zedelediğini Kur’an ile ve onun en güzel müfessiri olan Hz. Peygamber ile öğrendi. Bu sebeple bir bütün olarak insanlık hak, özgürlük, adalet ve onur adına ne elde etmişse bunu başta Allah’a, tüm Allah elçisi olan peygamberlere ve peygamberler zincirinin son ve mükemmel halkası olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’ya borçludur. O, yirmi üç yıllık çileli hayatı boyunca insanlık adına bir onur mücadelesi vermiştir. Hürriyeti insanın doğuştan elde ettiği en temel hak olarak kabul eden ve öğreten Hz. Peygamber, onurları örselenmiş ve köleleştirilmiş insanların bu ezeli haklarını elde etmeleri için elinden gelen bütün gayreti sarf etmiştir. Böylece köleler, köleliğin bir yazgı olmadığının farkına varmışlardır.

Onuru zedelenen ve elinden alınan kadınlar onun yerinde ve zamanında müdahaleleriyle haklarını elde edip onurlarını korumaya başlamışlardır. Böylece erkekler tarafından her şeyleri sömürülen dişi varlıklar olmanın ötesinde, kişiliklerini ön plana çıkarmayı da öğrenmişlerdir. Allah’a kul, Allah’ın emirlerine muhatap olma noktasında erkeklerden farkları olmadığını Hz. Peygamber’den öğrenen kadınlar cemaatle ibadet edip mabet iklimini soluma bahtiyarlığını elde etmişlerdir. Hz. Peygamber’e: “Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mescitlerinden engellemeyin.” fermanını ilan ettiren kadınlar, aynı zamanda mabet adabını, mabet ikliminden yararlanma esaslarını, vakur ve onurlu İslam kadını olmanın en güzel ilkelerini âlemlerin Efendisinden öğrenmişlerdir.

 

  Temel Hak ve Hürriyetler Bağlamında İnsan Onuru  Dr. Yaşar Yiğit

 (Diyanet İşleri Başkanlığı Din  Hizmetleri Genel 

   Müdürü)

                  05.04.2013

 

“Hak” ve “Hürriyet” kavramları geçmişte olduğu gibi günümüzde de çeşitli vesilelerle sıkça gündeme gelen ve farklı boyutları ile tartışmalara konu olan iki terimdir. Bu iki terimin insanla ilgili oluşu, tartışmalara ayrı bir boyut ve anlam kazandırmaktadır. Aslında söz konusu kavramların kapsamında yer alan haklar ve bu hakların gereğinin yerine getirilebilmesi imkânı, insanın onurlu bir yaşam sürmesinin vazgeçilmez unsurudur.

Hak, “Hukukun koruduğu menfaat”; insan hakları da, “İnsana insan olduğu için, diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın tanınan haklar” şeklinde tanımlanabilir. Ayrıca insan haklarını, “insanın sahip olduğu özgürlüklerin belirgin ve kullanılabilir hâle gelmesi” şeklinde tanımlamak da mümkündür. Ayet ve hadislerde hak kavramı, “doğru, gerçek, görev, sorumluluk, borç” gibi anlamları yanında “korunması, gözetilmesi ya da sahibine ödenmesi gerekli olan maddi ve manevi imkân, değer, pay, eşya ve menfaatler” için de kullanılmıştır. (bkz. Zariyat, 51/19; Mearic, 70/24; İsra, 17/26; Rum, 30/38.)

İnsan hak ve özgürlüklerinin temeli olarak insan onuru, her durum ve koşulda mutlak olarak korunması ve saygı gösterilmesi gereken temel bir değerdir. “Onur” kelimesi, “insanın kendine karşı duyduğu saygı, şeref, özsaygı, haysiyet, izzetinefis” ve diğer bir tanımlama ile de “başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer, şeref, itibar” olarak anlamlandırılmıştır. (T.D.K, Büyük Türkçe Sözlük) 

Onur; bir yönüyle insanın kendisine duyduğu öz saygı, izzetinefis anlamına gelirken diğer yönüyle de bir insana başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değere, gurura ve şerefe vurgu yapar. Aslında her iki anlamda da onur, insanın duyan, düşünen ve özgür bir varlık olarak taşıdığı değeri, şeref, haysiyet ve itibarı ifade etmektedir. (Musa Bilgiz, Kur’an’da İnsan Onuru, s. 11.)

Onur, Yüce Kudretin mükerrem bir varlık olarak yarattığı insana özgü bir değerdir. İnsanlığa gönderilen bütün ilahî mesajlarda insanın manevi şahsiyetinin en önemli unsurlarından biri olan onura özel bir vurgu yapılmıştır. Vahiy geleneğinin son halkası olan dinimiz İslam, insan için vazgeçilmez nitelikte olan onur kavramı üzerinde hassasiyetle durmuş, insan haysiyetini zedeleyen ya da ihlal eden hiçbir tutum ve davranışa müsamaha göstermemiştir. Alay, tahkir, gıybet ve koğuculuk ile ayıp ve kusurların ifşa edilmesinin yasaklanması, insan onurunun korunmasına yönelik uygulamalardan sadece birkaçıdır. Aslında dinin ibadet, ahlak ve muamelat şeklinde tasnif edilen hükümlerinin hemen her biri insanın onurunu korumaya bir başka ifadeyle onun onurlu bir hayat sürmesine yönelik düzenlemelerdir.

İbadetin sadece Yüce Allah’a özgü kılınışı, ahlakın bireyi deruni ve dışsal olumsuzluklara/günahlara karşı çevreleyen bir zırh oluşu, muamelatın insanı toplumsal hayatta meşruiyet zemininde kalmaya sevk edişi, insanın onurunu korumaya yönelik düzenlemeler olarak okunabilir hatta okunmalıdır.  Peygamber Efendimiz de sözleriyle insan onur ve haysiyetinin ne derece değerli olduğunu açıklamakla kalmamış, insan onurunu yücelten ve koruyan uygulamalarıyla insanlığa yol göstermiş ve rehber olmuştur. Onun (s.a.s.), insanların ayıp ve kusurlarının af ve setrine yönelik çağrıları, suçu sabit olan insanlara dahi sergilemiş olduğu merhamet ve şefkati muhtevi adaleti, onların izzet ve şereflerini muhafazada gösterdiği titizlik, öteden beri mümin ve munsıf gönüllerde iz bırakmıştır, bırakmaya da devam edecektir. Bütün bu uygulamalar, “mükerrem”, “halife” bir varlık olan insanın onurunun zedelenmemesi,  incitilmemesi, onun ilahî kudret tarafından biçilen saygın konumunun örselenmemesine yönelik gayretlerdir. Deyim yerindeyse “İnsanlık o nurla onurlandı.” Rahmet Elçisinin vahyi tebliğ ettiği ortam ve toplumu dikkate aldığımızda bu söylem hiç de haksız değildir.  Söz konusu ortamı merhum Mehmet Akif  “Bir Gece” isimli şiirinde;             

 

                      “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta; 

                       Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!” 

 

dizeleriyle ne kadar da güzel resmetmektedir. Aynı şiirin devamında yer alan;

 

                      “Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;

                       Medyûn ona cem'iyyeti, medyûn ona ferdi.

                       Medyûndur o ma'sûma bütün bir beşeriyyet...

                       Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.”

 

dizeleri de Rahmet Elçisinin insanlığa kazandırdıkları bağlamında hislerimize yeteri kadar tercümandır. Kutlu Nebi (s.a.s.), kuma gömülen kız

evladına, haysiyeti ayaklar altında tarumar edilen kadına, hak, adalet, ahlak tanımaz zihniyete onurlu ve haysiyetli bir iklim sunmuştur.

Modern zamanlarda insanın ve ona bağlı olarak onurunun ne denli acımasız saldırılara maruz kaldığı bilinen bir gerçektir. Yakın-uzak coğrafyalarda insan haklarına ve insan onuruna yönelik saldırılara hemen her gün farklı sahnelerle şahit olmaktayız. Bu tabloların hemen her biri bizleri derinden yaralamaktadır. Bir taraftan iletişim ve teknoloji alanlarında baş döndürücü bir ivme ile ilerleyen insanlık, diğer taraftan insanı insan yapan değerler hususunda aynı oranda bir yozlaşmaya, yoksunluğa tanık olmaktadır. Bu değerler erozyonu, çoğu zaman insanlık için vurdumduymazlığı, terör ve şiddeti, acımasızlığı, adaletsizliği ve yaşam ilkelerini ahlakilik kriterinde sorgulama yetisini/sorumluluğunu göz ardı etmeyi beraberinde getirmektedir. İktidar hırsı, bencillik, merhametsizlik ortada ne hak, ne hukuk ne de onur bırakmaktadır. İşte böylesi bir gidişat karşısında dinin ve dindarların ya da insani erdemleri yeğleyen kesimlerin söyleyecek sözleri olmalıdır. Şüphesiz bu katkı sadece söz bağlamında kalmayıp söz konusu aşınmışlıklara merhem olacak eylemleri de gerekli kılmaktadır. Her duyarlı insanın hangi coğrafyada vaki olursa olsun bu çığlığa,  merhamet ve şefkatin, hak ve hukukun, onur ve şerefin dirilişi ya da diri tutuluşu adına ses vermesi hem dinî hem de insani bir gerekliliktir. Ne zaman ki insanlık bütünüyle bu çığlığa dinî, etnik, siyasi, ekonomik kaygıları önceleyerek duyarsız kalırsa işte insanlığın kıyameti o zaman kopmuştur denilebilir. Hele hele biri diğerine göre yekvücut, birbirine kenetlenmiş binalar hatta kardeşler olarak nitelendirilen Müslümanların, vuku bulan bu olumsuzluklara bigâne bir şekilde sırt çevirmeleri, duyarsız kalmaları, ne ilahî vahiy ne de Rahmet Elçisinin perspektifinden onaylanabilir.

Ayet ve hadislerde, insana büyük değer verildiği değişik vesilelerle dile getirilmiştir. Yüce Allah, her şeyden önce insanı yeryüzünde iradesini temsil etmek üzere yarattığını, “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi...” (Bakara, 2/30.) şeklinde ifade etmektedir. “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli/onurlu kıldık…” (İsra, 17/70.) ayetiyle de insana yaratılıştan onur gibi bir değerin verildiğini belirtmektedir. İslam, bir taraftan insana böylesi ağır bir sorumluluk yüklerken, diğer taraftan ona haklar tanımış ve bu hakların korunması için birtakım maddi ve manevi yaptırımların uygulanmasını da gerekli kılmıştır. İnsanın hayatını onurlu bir şekilde sürdürebilmesi için vazgeçilmez kabul edilen temel hakları vardır. Din, can güvenliği, aklın korunması, ırz, namus ve mal güvenliği bu hakların en önde gelenleridir. Söz konusu haklar, İslam hukuk doktrininde, zaruriyyat şeklinde nitelendirilmiştir. (bkz. Gazzâlî, el-Mustasfâ, Bulak, ty., I, 288; Şatıbî, el-Muvafakat, II, 324.) Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu niteleme oldukça anlamlıdır. Söz konusu değerler, insanın onurunun, onurlu bir hayat sürmesinin temel unsurlarıdır. İnsanın Yüce Allah’ın hedeflediği bir şekilde hayat sürmesinin ve hayatından huzur ve mutluluk duymasının zeminini, belirtilen hakların varlığı teşkil eder. İnsanın şahsiyeti, kimliği, kişiliği, ahlakı belirtilen haklara sahip oluşuyla yakından ilintilidir. 

Din ve inanç özgürlüğü, can ve mal güvenliği, ırz ve namus masuniyeti bulunmayan bir vasatta insanın onurlu bir yaşam sürmesi mümkün müdür? 

Bu soruya verilecek cevap elbette olumsuz olacaktır.

Dinî literatürde “zaruriyyat” şeklinde nitelendirilen temel değerler, belirli ölçütler göz önünde bulundurularak bir sıralamaya tabi tutulmuştur. Bu sıralamada hangi hakkın diğer haklara nispetle korunmasının daha öncelikli olduğu çeşitli kriterler esas alınarak tespit edilmeye çalışılmıştır. İnsanlara sağlanan bu hakların dokunulmazlığı temel ilkedir. Bu dokunulmazlık, din, cinsiyet ve ırk gibi kriterlere bağlı değildir. İnsanın sahip olduğu bu haklar, kişinin sırf insan olduğu için doğuştan kazandığı, vazgeçilmez, devredilmez nitelikli haklardır. Bu haklara yöneltilen haksız saldırılara karşı nitelik ve niceliği değişse de çeşitli türden yaptırımlar konulma gereği duyulmuş ve hemen her hukuk sistemi tarafından tarih boyunca bu doğrultuda düzenlemeler yapılmıştır. Onurlu bir yaşam için tarihsel süreç içinde insanlık hakikaten ağır bedeller ödemiştir, ödemeye devam etmektedir de. Bugün yüksek sesle telaffuz edilen insan haklarının her birine ulaşmak için en tabii hayat haklarını feda eden, onur mücadelesi veren kahramanları unutmamak gerekir.

İslam dini, insanların ırz, namus, şeref, onur ve haysiyetlerine saygılı olunmasını emreder, onların onurlarını zedeleyici alay, küfür ve hakaret, gıybet, haset, iftira, işkence, baskı gibi her türlü tutum ve davranışı da yasaklar. (bkz. Hucurat, 49/11, 12; Nur, 24/4; Buhari, Mezalim, 3. Tirmizi, Birr, 18.) Nitekim Peygamberimiz “...Her Müslümana, diğer Müslüman’ın kanı (canı), namusu ve malı haramdır. Takva işte buradadır (kalptedir). Bir kimsenin Müslüman kardeşini hor görmesi kendisine yapacağı kötülük olarak yeter.” (Buhari, Mezalim, 3. Tirmizi, Birr, 18. Diyat, 8.), “Kişiye Müslüman kardeşini hakir gömesi kötülük olarak yeter. Müslüman’ın her şeyi, kanı, malı ve onuru Müslüman’a haram (dokunulmaz)dır. (Müslim, Birr, 32.), “Kim Müslüman kardeşinin onurundan yana her türlü kötülüğü savarsa Allah da kıyamet gününde onun yüzünden cehennem ateşini savar.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 20.), “Mü'min onurlu ve kerem sahibidir.” (Ebu Davud, Edeb, 5.) buyurmak suretiyle bu hususlara vurgu yapmıştır.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, temel hak ve hürriyetlerin varlığı insan onurunun korunmasının vazgeçilmez şartıdır. Literatürümüzde zaruriyyat olarak nitelendirilen bu haklar insanın insanca yaşaması, sağlıklı bir kişilik inşasında ve neticede huzurlu, birbiriyle uzlaşı içinde yaşayan bir toplum teşkilinde asla göz ardı edilemeyecek haklardır. Bu itibarla “Onuru yaşat ki insanlık yaşasın” söylemi oldukça manidardır. İnsanı yaşatacağımız vasat, ilahî mesajların ve Efendimizin sahih sünnetinin bireysel ve toplumsal hayatımızda etkin oluşuyla yakından ilintilidir. Çünkü Allah ve Rasulü, insanlığa hayat verecek, onu onurlu kılacak olana çağırır. (Enfal, 8/24.) “Mükerrem” oluşu ve onurlu bir duruşu, ancak bize çizilen yolu “müstakim” bir yürüyüşle muhafaza edebiliriz.

Sayfamız en iyi 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde  izlenmektedir.