DİN EMNİYETİ

 

Cahiliyye döneminde Araplar; "din" kelimesini, örf ve âdet mânâsına kullanıyorlardı.1 Her kabilenin örf ve âdetlerini çok iyi bilen bir tâğûtu vardı ve kabile fertleri tâğûtun huzurunda muhakeme olurlardı.2 Ayrıca bütün kabilelerin temsil olunduğu "Dâru'n-Nedve" bir parlamento özelliği gösteriyordu. Bu parlamentoda, bütün Arapları bağlayıcı kanunları çıkarılırdı. Arapların kendi aralarındaki meseleler ve diğer kavimlerle olan ilişkilerde, tek karar merkezi Dâru'n-Nedve'dir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)'e suikast düzenlenmesiyle ilgili gizli toplantı Dâru'n-Nedve'de yapılmıştır.3

 

Kur'ân-ı Kerîm'de din kelimesi değişik mânâlarda kullanılmıştır. Fatiha Sûresi'nin üçüncü âyet-i kerîmesinde geçen din günü (yevmi'd-din) terkibindeki "din" kelimesi, muhasebe, ceza ve hesap anlamına gelir 4 Nûr Sûresi'nin ikinci âyet-i kerîmesinde geçen "din" kelimesi hüküm ve şeriat mânâsındadır.5 Bakara sûresi'nin 193.ncü âyet-i kerîmesinde de aynı mânâda kullanılmıştır.

 

Bu girişten sonra "din" kelimesinin ıstılâhî mânâsı üzerinde duralım. Istılâh "ittifak" mânâsındadır. Ulemanın, bir sözü kelime mânâsından çıkarıp, başka bir mânâda kullanmak için ittifak etmeleri oldukça önemlidir.6 İslâm uleması "din" kelimesini, Allahû Teâla (cc) tarafından vahiy yoluyla indirilen, insanları dünyada ve âhirette kurtuluşa erdiren itikadî ve amelî nizamdır, şeklinde tarif etmiştir. Bu tarifteki "itikadî ve amelî nizam" hükmü üzerinde iyi düşünülmelidir. Dikkat edilirse ideolojilerde belirli bir tezi (inancı-itikadı) ve o tezin tabiî sonuçları olan hükümleri beraberlerinde getirmektedirler. Bu noktada; ideolojilere de, bir "din" diyebilir miyiz? suali karşımıza çıkar. Bazı çevreler buna "evet" demeyi âdet haline getirmişlerdi. Halbuki eksiktir. Zira, Allah (cc) katında yegâne din İslâmdır. İslâm'ın dışındaki bütün itikadî ve amelî sistemler bâtıl'dır. Ancak bütün ideolojilerin, tıpkı bir din gibi muamele görmek arzusunda oldukları gizlenemez. Bu noktada karşımıza tâgût kavramı çıkar.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de "Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâgûtu tanımayıp da, Allah'a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkı ile işitici ve herşeyi kemâli ile bilicidir."s buyurulmuştur.

 

Bu âyet-i kerimede hem "din hürriyeti" hem de "iman" ve "küfrün" açıkça meydana çıktığı beyan buyurulmuştur. Bir insan; ya iman eder ve Allah'ın indirdiği hükümlere göre hayatını düzenler, ya da tâgûta teslim olup, onun (tağûtun)  hevâ ve heveslerine uyar. Bu iki yolun dışında, üçüncü bir yol yoktur.9 Dünyada hem Allah`a inananlar (mü'minler), hem de tâgûta teslim olanlar (kâfirler) bulunduğuna göre, bunlar arasındaki münasebetler nasıl düzenlenecektir?" suali oldukça önemlidir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki kimselerin (insanların) hepsi iman ederlerdi. Böyle iken sen hepsi mü'min olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?"ıo buyurulmuştur. Başta Fahrüddin- i Râzi olmak üzere bütün müfessirler: "İlâhî iradenin aksine herhangi bir hâl meydana gelemeyeceği için, bu âyeti kerîmede zamir tûkı-ihû fiili üzerine takdim olunmuş ve efe'ente tûkrihû'n nâse şeklinde vârid olmuştur. Resûl-i Ekrem (sav)'in, kavminin iman etmesi hususunda hâris olduğundan, bu kuvvetli arzuyu izale için nâzil olduğunu" beyan etmektedirler. Ayrıca "De ki; o (Kur'ân) Rabbinizden gelen bir haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." âyet-i kerîmesi, meselenin kavranılmasını kolaylaştırmaktadır. Ancak yeryüzündeki hakimiyet kime ait olacaktır? sualine cevap aramak durumundayız. İmam-ı Serahsi'nin: "Cihad'dan gaye, müslümanların emniyet içinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalarıdır"3 şeklindeki tarifi, mü'minlerin yeryüzünde kâfirlerin hakimiyetlerine asla razı olamayacaklarını kavramamızı kolaylaştırmaktadır..

 

Dâru'l-İslâm'da mü'minler ulû'l-emre bey'at etmek, gayrımüslimler de, itaat edeceklerine dair "Zimmed Akdi" imzalamak suretiyle, haklarına kavuşurlar. Ulû'lemr; mü'minleri bid'at ehlinin ve mürtedlerin zulmünden koruduğu gibi, gayrımüslimleri de itikadî taarruzlardan muhafaza eder. Nitekim yahudiler; Anan ben David adlı bir kimsenin, dinlerini bozmak için faaliyetlerde bulunduğunu beyanla "Halife'ye" müracaat ederler. Bunun üzerine Anan ben David, yahudiliği tahrif suçundan hapse atılır.4 Görüldüğü gibi `din emniyeti' sadece mü'minlere ait bir hak değil, aynı zamanda gayrımüslimlerin, (ehl-i zimmet'in) itikadî taarruzlardan muhafazasını da içine alan bir faaliyettir. Eğer herhangi bir müslüman dâru'l-İslâm teb'asından olan ehl-i zimmet'in itikadına küfür ederek haysiyetiyle oynarsa ta'zir cezasına çarptırılır. İbn-i Abidin gıybeti izah ederken "elh-i zimmet'in gıybeti de haramdır" hükmünü zikreder. Genel kaide: "Mü'minlerin lehine olan, zimmet ehlinin de lehinedir, aleyhine olan, onların da aleyhinedir"t5 İbn-i Hümam Fethû' l-Kadir isimli eserinin "Şehadet" babında: "Ehli Zimmet'in haysiyet ve şerefiyle oynayan ve onları hicveden şiirler yazmak da haramdır" buyurmaktadır. Çünkü onlar dâru'l- İslâm (şer'i devlet) teb'asındandırlar. Ehl-i zimmet hukuk yönünden, dârû'l-harp'te ikamet eden mü'stemen müslümandan daha üstündür.6 Çünkü herhangi bir zımmîyi, kasden ve teammüden öldüren müslüman, "kısas" edilerek öldürülür.(17)

 

Dâru'l-İslâm'dan mü'minlerin, "din emniyeti"ni sağlamak için, başta bid'at ehli olmak üzere, fesad çıkaranlar ve irtidat edenler cezalandırılırlar.

 

Bütün bu izahlardan sonra şunu kaydetmek mükmündür: İslâm dini "itikad hürriyetini" (inanç özgürlüğünü), mahiyeti meçhûl bir teori olarak ortaya koymamış, bilâkis belirli hadd'ler ve cezalar koyarak tahkim etmiştir. Dâru'1-İslâm'da (şer'i devlette) hem müslümanlar, hem de gayrimüslimler (zimmîler) itikad emniyetine haizdirler. Gayrimüslimler, kendi aralarında zuhur eden muâmelât ile ilgili ihtilâflarını, kendi dinlerinden birisini hakem tayin ederek (tahkim yoluyla) çözebilirler.(18) Cihad bir ibadet olduğu için, gayrimüslimler askere alınmazlar ve savaşmaya zorlanmazlar.

 

KAYNAKLAR

 

(1) İslâm Ansiklopedisi, İst:1977, c. III, sh. 590.

(2) Zebidî, Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi, Ank:1978 (5. bsm.) c. II, sh. 823.

(3) İslâm Ansiklopedisi, ist:1977, c. III, sh. 429-493.

(4) Mecmuat'u't Tefasir, İst: 1317 Mtb. Amire tab ofset Çağrı Yay. c. I, sh. 27, (Kadı Beyzavi böl.)

(5) İbn-i Kesir, Reddü'l Muhtar ale'd Dürril Muhtar, İst:1982, Şamil Yay. c. I, sh. 34.

(6) İbn-i Abidin, Reddü'l-Muhtar aled Dürri'l-Muhtar, terc., İst. Şamil yay. c. I, sh. 34.

(7) Bkz. Âl-i İmrân sûresi: 19: "Allah katında tek din İslâm'dır." Ayrıca bkz.: Aynı sûre 85.nci ayet-i kerime: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz."

(8) Bakara sûresi: 256.

(9) Geniş bilgi için Hüsnü Aktaş, "Evet Sadece İki Yol," Medeni Vahşet, Ank:1981, (3. bsm.) sh.140.

(10) Yunus sûresi: 99.

(11) Mehmed Vehbi Efendi, Hülâsatü'I Beyan fi Tefsirû'I Kur'ân, İst:1968, c. VI, sh. 2267.

(12) Kehf sûresi: 29.

(13) İmam-ı Serahsî, el-Mebsut, Beyrut: ty c. X s3

(14) Doç.Dr. Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri Ank:1965, sh.194 vd.

(15) İmam-ı Serahsi, Şerhu's-Siyer, Kahire: 197I, c. IV, sh.1530.

(16) Molla Hüsrev, Dürerû'l Hükkam fi Şerhû Gurerû'l Ahkâm, İst: 1307, c. II, sh. 363 (Terceme olan Gurer ve Dürer, İst:1980 c. IV, sh. 257)

(17) İmam-ı Kasani, el-Bedai, c. VII, sh. 236 vd.

(18) Şeyh Nizameddin ve Heyet, Fetevâ-i Hindiyye. Beyrut 1400, c. III, sh. 397.