MA'RUF-MÜNKER

 

Allahû Teâla (cc) tarafından vahy yoluyla indirilen, peygamberler tarafından tebliğ edilen, insanların dünyada ve ahirette kurtuluşuna vesile olan itikadî ve amelî nizama İslâm denir. Hz. Âdem (a.s)'dan itibaren bütün peygamberler insanları "Allahû Teâla (cc)'ya iman etmeye ve sâlih ameller işlemeye" davet etmişlerdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Andolsun ki biz her kavme Allah'a ibadet edin. Tâgûta kulluk etmekten kaçının diye (tebliğat yapması için) bir peygamber göndermişizdir."hükmü beyan buyurulmuştur. İnsanları İslâm'a davet etmek ve ihlasla tebliğ hizmetinde bulunmak sâlih bir ameldir. Bütün peygamberler kavimlerine "Bu tebliğimiz karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyoruz. Bizim ücretimiz Allahû Teâla (cc)'ya aittir" diyerek, zihinlerde meydana gelebilecek şüpheleri gidermeye gayret etmişlerdir. İslâm ûleması bu konuda hassasiyet göstermiştir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Vaaz eden (tebliğde bulunan) kimsenin, insanlardan kendi nefsi için bir şey talep etmesi helâl değildir. Zira bu fülde, tebliğ sebebiyle dünya menfaati elde etme vardır. Hülasa'da ve Tatarhaniye'de de böyledir."2 hükmü kayıtlıdır.

 

Kur'ân-ı Kerim'de: "Sizden öyle bir cemaat (ümmet) bulunmalıdır ki (onlar herkesi hayra çağırsmlar, iyiliği emretsinler ve kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin ta kendileridir."3 hükmü beyan buyurulmuştur. İslâm ûleması "İyiliği emretmek (emr-i bi'l ma'ruf ve kötülükleri önlemeye çalışmak (nehy-i ani'l-münker) farz-ı kifaye olan bir ameldir. Çünkü bu işle meşgul olan bir cemaatin (ümmetin) bulunması emredilmiştir. Hiç kimse bu sâlih amelle meşgul olmazsa; farz olan bir amel topluca terkedildiği için, bütün müslümanlar mes'ûl olurlar."4 hükmünde müttefiktir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah'a andolsun ki, ya siz iyiliği (ma'rufu) emredip, kötülükten (münkerden) vazgeçirmeye çalışırsınız, ya Allah kendi katmdan sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman (azabm kaldırılması için) dua edersiniz. Fakat dualarınız kabul edilmez."5 buyurduğu bilinnıektedir. Dikkat edilirse; hakkı tanıtmak, iyiliği (ma'rufu) emretmek ve kötülükten (münkerden) vazgeçirmeye çalışmak, İslâm dininin temel hedeflerinden birisidir. Dolayısıyla ma'ruf ve münker kavramlan; kelime-i şehadet getiren her insanı yakından ilgilendirir. Şimdi bu kelimeler üzerinde duralım.

 

Ma'ruf kelimesi A-Ra-Fe fül kökünden gelir. Lûgatta; herhangi bir şeyi özelliklerine bakarak duyularla kavramak, eserini görerek tefekkür ve akıl yürütme yoluyla idrak etmek ve nihayetine ulaşmak mânâsınadır. Aynı kökten gelen ma'rifet 've irfan kelimeleri, bu fiilin masdarıdırlar.6 Yine A-Ra-Fe fülinden gelen "i'tiraF' kelimesini sık sık duyar ve kullanırız. Genel olarak; ferdin, aleyhine olan bir vakıayı kabul ve ikrar etmesi mânâsınadır. Ayrıca "tanışmak ve kalben ısınmak" mânâsına gelen "teârüf' aynı kökten gelir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey insanlar!. Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi (sırf) birbirinizle tanışmanız için (lite'ârefû) büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık."(7) buyurulmuştur. Bu âyette geçen lite'ârefû, tanışmak, kalben birbirine ısınmak, bilişmek gibi mânâlara gelir.

 

Münker kelimesi, ma'rufun zıddıdır. Ne-Ki-Ra fül kökünden gelir. Lugatta; tanımamak, herhangi bir şeyi özelliklerini bile bile tanımamazlıktan gelmek ve kanştırarak tanınmazlığa mahkûm etmek mânâsınadır. Masdarı nekr'dir.s Kur'ân-ı Kerîm'de bu mânâda kullanılmıştır: "Yusuf'un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. (Yusuf) Onlan tanıdı (e'arefehûm). Onlar ise kendisini tanımıyorlardı (münkirûn)." âyetinde, ma'ruf ve münker birbirinin zıddı olarak kullanılmıştır. Türkçe'de; bile bile inkâr eden ve tanımamazlıktan gelen kimseye münkir denir. Herhangi bir şeyi; etrafına câmi, ağyarma mâni olacak şekilde tanıtmaya ta'rif denilmiştir. Günlük hayatımızda tarif kelimesini bolbol kullanırız. Tarifin zıddı "tenkir"dir. Bunun mânâsı ise; birşeyi tanııımaz hale getirmek veya bunu gerçekleştirnıek için iyice karıştırmaktır.

 

İslâm ûleması: "Allahû Teâla (cc)'nın kitabında ve Peygamber'in sünnetinde güzel görülen, selim (ve sahih) akıl sahiplerinin indinde sevimli bulunan (müstahsen olan) her şeyin ma'ruf olduğunda" ittifak halindedir. Münker ise; şer'an ve aklen kabul edilmesi mümkün olmayan her türlü kötülüğün ortak ismidir. Dolayısıyla İslâmî ıstılâhta (tıpkı kelime mânâlarında olduğu gibi) ma'ruf ve münker birbirinin zıddıdır.

 

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla (cc)'ya isyan hususunda mahlûka itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır." buyurduğu sabittir. İslâmî siyaset: "İnsanları dünya ve âhirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salah ve menfaatlerine çalışmak" esasına dayanır. Bu sebeple İslâmî hükümlerin tamamı, iman ve âdil siyaset çevresinde toplanır.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de: "İnsanları Allah'a davet eden, sâlih ameller işleyen ve `Ben şüphesiz müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir? Ne (her) iyilik ne de (her) kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü (münkeri) en güzel yol ne ise, onunla önle!.. O zaman görürsün ki, seninle arasmda düşmanlık bulunan kimse bile, sanki yakın dostun olmuştur." hükmü beyan buyuıulmuştur. Şurası muhakkaktır ki, nsanları hayra çağırmak iyiliği emretmek (emr-i bi'l-ma'ruf ve onları kötülük (münker)den vazgeçirmeye çalışmak, ilim ve ihlâs isteyen sâlih bir ameldir. Her insanm emr-i bi'l-ma'ruf, nehy-i anil münker hizmetini edâ etmesi mümkün değildir. İslâm ûleması, bu hizmeti edâ edecek kimselerde, zarurî olarak bulunması gereken vasıflar üzerinde durmuşlardır. İttifak ettikleri vasıflar şunlardır.

 

1) İlim: İnsanları hayra çağırmak, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirebilmek için ilim şarttır. Zira bilgisi olmayan kimselerin emr-i bi I-ma'ruf yapması caiz olmaz.

 

2) Sabırlı ve halim-selim olmak: İbn-i Abidin: "İyiliği emreden kimse, karşısındakinin sözden anlamıyacağını, kötülüklerinden sözle, fül ile vazgeçmiyeceğini, hatta onu men etmeye kudreti olan hükümete, kocasına ve babasına bildirmekle dahi yola gelmeyeceğini bilirse, bu vazifeyi yapmak yine de kendisine lâzım gelir. Ancak terk ettiğinden dolayı günaha da girmez. Fakat iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak yine de efdaldir. Velev ki, dövüleceğine veya öldürüleceğine kalbi kanaat getirsin!.. Çünkü şehid olur. Allahû Teâla (cc): "Namazı dosdoğru kıl!.. İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış!.. Sana (bu emir ve nehiy sebebiyle) isabet eden her şeye sabret. Çünkü bunlar kat'i surette farzedilen umurdandır."(Lokman Sûresi:l7) Yani, iyiliği emrettiğin vakit, sana bir hareket ve tecavüz vâkolursa sabret!.. Şüphesiz bu, umurun azim olanlarındandır. Yani hak olan işlerdendir. Bazıları bunu "farz olan işlerdendir" diye tefsir etmişlerdir. Bahsin tamamı "fusül" dendir diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Sabırsız ve katı yürekli olan kimselerin; emr-i bi'l-ma'ruf yapmaları, hûsûmetlere sebep olabilir.

 

3) Emr-i bi'l ma'rufu, sadece Allahu Teala (cc)'nın rızası ve ilây-ı kelimetûllah niyetiyle yapmak şarttır. Bu olgunluğa erişemeyen kimse, öncelikle nefsinin tezkiyesine ağırlık vermelidir.

 

4) Mükellefin; iyiliği emrettiği ve kötülükten vazgeçirmeye çalıştığı kimseye karşı, şefkatli ve mülâyim olması şarttır.

 

5) Kişinin, emrettiği ma'rufu, önce kendi nefsinde yaşaması esastır. Allahû Teâla (cc)'nın "Ey iman edenler!.. Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınızı söylemeniz, şiddetli bir buğzu davet etme noktasında, Allah indinde büyüdü."(Saf Sûresi: 2-3) ihtarını dikkate almak şarttır. Mükelefin nehyettiği kötülük için durum farklıdır. Aynı kötülüğü kendisi yapsa bile, yine de muhatabını nehyetmesi gerekir. Çünkü esas olan kötülüğü hem kendisinin terketmesi, hem de muhatabını ondan vazgeçirmesidir. Birinin terki, diğerinin edâsını iskat etmez. İzah ettiğimiz bu beş vasıf, Feteva-ı Hindiyye rle zikredilmiştir(12).

 

İnsanları hayra çağırmak, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak; hem ferdî, hem ictimaî bir görevdir. Allahû Teâla (cc); bu sâlih amel için gayret sarfeden, bir cemaatin (ümmetin) bulunınasını emretmiş ve o cemaati müjdelemiştir. Resûl-i Ekrem (sav) hisbe teşkilatını kurarak; hayra çağırmak, iyiliği emretmeyi ve kötülükten vazgeçirmeye çalışma hizmetini müesseseleştirmiştir. Muhtesiblerin görevi budur. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sav)'in: "İnsanlara ancak emîr vaaz-u nasihat eder veya emir tarafından görevlendirilmiş bir kimse!.. Üçüncüsü ancak mürai (ria ve gösteriş yapan) kimse olur."(13) buyurduğu bilinmektedir. Meseleyi bu açıdan ele alan fûkaha; "hangi emr-i bi'l-mar'uf, kimin vazifesidir?" sualini, şu şekilde cevaplandırnııştır: "El ile yapılacak iyiliği emretme (emr-i bi'l ma'ruf) âmirlerin vazifesidir. Dil ile emr-i bi’l ma'ruf yapmak ise âlimlerin görevidir. Kalb ile emr-i bi’l ma'ruf yapmak da avamın vazifesidir."(14)

 

Sonuç olarak şunu söylebiliriz: İnsanları hayra çağımıak iyiliklerin yayılması için gayret sarfetmek ve kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak, farz-ı kifaye olan bir cemaatin bu farzı edâ etmesinde büyük faide vardır. Öyle bir cemaat kurulmalı ve bütün mü'minler, İslâm'ın temel hedeflerinin gerçekleşmesi için ellerinden gelen gayreti sarfetmelidirler.

 

KAYNAKLAR

 

(1) Nahl sûresi: 36.

(2) Şeyh Nizamüddin ve bir heyet, Feteva-ı Hindiyye, Beyrut:1400, c. V, sh. 319.

(3) Âl-i İmran sûresi:104.

(4) Mecmuatu't Tefasir, İst. 1979, Çağrı Yay., c. I, sh. 560-561. Aynca İmam-ı Gazzalî, Ihyau û'lûmi'd-din, İst.1975, Bedir Yay. c. II, sh. 757 vd. ,

(5) Sünen-i Tirmizi, İst.1401, Çağn Yay., c. IV, sh. 468 K. Fiten: 9 Had. No: 2169. Ayrıca, Hanbel, Müsned, c. V, sh. 383

(6) Geniş bilgi için bkz. Râğıb el-Isfahanî, el-Müfredat fi Garibi'I Kur'ân, İst. 1986, Kahraman yay., sh. 495-497. ·

(7) Hûcurat sûresi:13.

(8) Râğıb el-Isfahanî, a.g.e., sh. 770-771.

(9) Yusuf sûresi: 58.

(10) İbn-i Kesir, Tefsirû'I Kur'ân'il Azim, Beyrut 1969, c. I, sh. 518.

(11) Fussilet Sûresi: 33-34.

(12) Şeyh Nizamüddin ve bir heyet, a.g.e., c. V, sh. 353.

(13) Mansur Ali Nâsıf, Tac Tercemesi, İst. 1976, EserYay., c. I, sh.111, Had. No:127.

(14) Şeyh Nizamüddin ve bir heyet, a.g.e., c. V, sh. 353.